Asansörün düğmesine bastı Orhan. İşlemedi. Biraz daha sertçe bir kere daha bastı. Asansör hareketlenmedi. Bir ölü gibi davrandı. Bu sefer telsizine davrandı Orhan. Bir anons çaktı yeryüzünün en dibine. Ses yok. Soluk yok. Bir yaşam uğultusu bekledi. Gelmedi. Bir deneme daha çekti arkadaşı Yusuf’a. Ufacık bir inleme düştü frekanslara lanetçe. Zaten o ses de çok sürmeden dağların kamburundan gökyüzüne doğru süzülüp kayboldu. Endişelendi, terledi, tırstı, korktu sonra güldü. Ölümün pis egemenliği sarmıştı dört bir yanını. Ölümün karanlığıyla madenin karanlığının aynı şey olmadığını düşündü. Sonra aynı şey olmasa bile benzer şeyler olduğunun farkına vardı ve titredi. Ne yapacağını bilemeden dizleri üzerine çöktü. Gökyüzüne dayadı bakışlarını. Kendini şanslı saydı bu an için. Kendinin dışarıda olduğuna mı sevinsin yoksa yoldaşlarının içerde olduğuna mı ağlasın bilemedi. Yoldaş diyorum çünkü en büyük yoldaşlıktır ölümün duvarlarına beraberce kazma vurmak.
Çok geçmeden devlet amcanın kodaman yöneticileri damladılar yanlarında şaklabanlarıyla göçük alanına. Timsahlardan söküp aldıkları gözler herkesin dikkatini çekmedi. Bir tek sağ kalan madenciler anladı yalandan ve oyundan yaşları. Konuşmalar yaptılar satılık yavşak kameralara. “Madencilerin kaderinde var ölüm.” dediler sanki kendileri hiç ölmeyecekmiş gibi. Ölenle ölünmez triplerine girmeye çalıştılar beceremediler. Ölenlerin aileleri ise işin şov kısmıyla zerre ilgilenmediler. Onların tek derdi ölü bedenleri göçük toprağından kurtarıp gömü toprağına defnetmekti. Yani bir nevi bitkinin toprak değişimi gibi bir şeydi amaçladıkları.
Günler geçti cenazelere ulaşılamadı bir türlü. Hatırlanmadı ölenler. Aylar geçti cenazelere ulaşılamadı bir türlü. Unutuldu ölenler. Yıllar geçti cenazelere ulaşılamadı bir türlü. Ölenler bir kere daha öldüler.
Devlet cesetleri çıkartacak parayı vermiyordu. Tüm imkanlarını seferber etmiyordu. Getirisi olmayan bir arsaya yatırım yapmak istemiyordu. Ama devlet öldürmeyi seviyordu. Ölenlere rahmet dilemeyi seviyordu. Ölenlerin gıyabında kılınan cenaze namazını seviyordu. O namazı kıldıran imamı seviyordu. Cenaze namazının kılındığı camiiyi seviyordu. Ama ölenleri sevmiyordu.
Ölen madencilerin aileleri isyan halindeydiler artık. Tek istekleri ölülerine kavuşmaktı. Göçüğün üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen hâlâ bayramda gidebilecekleri mezar yerlerine kavuşamamışlardı. Sonra göçük yerinde ‘Bayram Nöbeti’ tutmaya karar verdiler. *Ölü Canlar’a kavuşuncaya kadar direneceklerdi. Her gün Zonguldak karayolunu kapatıyorlardı. Amaçları seslerini duyurmak ve iki metrelik mezar yerlerine kavuşmaktı. Tabii bizim kolluk kuvvetleri durur mu böyle durumlarda? Tomalarla, çevik kuvvetlerle saldırdılar insanlara. Sen misin yol kapatan? Sen misin ölüne kavuşmak için direnen? Sen misin ölen?
İnsanları dövdükten sonra uzlaşmaya karar verdi kodaman yöneticiler. Kendi güzergâhlarından bir orta yol bulmaya niyetlendiler. Ailelere “Hiç kusura bakmayın. Biz bu ölüleri çıkartamayacağız. Gelin ölen yakınlarınıza temsili bir cenaze töreni düzenleyelim. Tabutun içine ölenlerin resimlerini koyalım. Temsili bir şehitliğe defnedelim.” teklifiyle geldiler. Yedikleri dayaktan ağızları yanan madenci yakınları bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettiler. Çünkü biliyorlardı ki, biraz olsun düşünmeye kalksalar bu teklifi reddedip yine dayak yiyeceklerdi.
Çok afilli bir cenaze merasimi toplandı göçüğün olduğu alanda. Kodamanların başı söz aldı. Ağlamaklıydı. Pek anlaşılmıyordu dedikleri .Ben bir tek son cümlesini anlayabildim: “Toprakları bol olsun.” Bizim kodaman en kral şairleri kıskandıracak fiyakada bir ironi yapmıştı. Resmi menşeyli konuşmalardan sonra cenazeler toprağa verilmeye başlandı. Cenaze dediğime bakmayın tabutlarda ölenlerin yakışıklı resimlerinden başka bir bok yoktu. Toprağa gömülecek olan bedenler değil sadece anılardı. Bir insanın resmini gömdüğünüzde o insanı ikinci defa öldürmüş olursunuz.
Gel zaman git zaman, olayın üzerinden bayramlar seyranlar geçti. Ölen madencilerin yakınları mezarlıklarıyla mutlu mesut yaşıyorlardı. Göçüğün olduğu kömür madeni kapalıydı. Ordan kapitalist düzene para akmıyordu. Bu da para babalarının canını sıkıyordu tabii ki de. Hemen ince bir devlet operasyonuyla göcüğün olduğu maden ihaleye çıkartıldı ve bir kömür firması tarafından cüzzi bir miktara satın alındı. Ölenlerin aileleri cıngar çıkarmasın diye de kışlık yakacak kömürü bu madenden ücretsiz olarak vermeyi teklif ettiler. Ömür boyu bedava kömür, daha ne olsun ki? Karşılıklı olarak anlaşıldı. Böylece adı konmamış, tarifi yapılmamış mezarlık kullanıma tekrar açıldı. Madenciler işe alındı. Göçük zamanı madende çalışan işçilere öncelik tanındı. Göçükten kurtulan madenciler kürkçü dükkanına döndüler. En başta da Orhan döndü istemeye istemeye. En yakın arkadaşınızı kaybettiğiniz madene kazma vurmak ister miydiniz ekmek parası derdi olmasa?
Maden tünelleri tekrardan açıldı. Makineler yerleştirildi. Kömür madeni ocağı işlemeye başladı. Her gün 300 kilo kömür çıkartılıyordu. Maden sorunsuz bir şekilde tıkır tıkır saat gibi işliyordu. Kış vakti evleri ısıtan kömür bu madenden çıkartılıyordu. Ülkenin en iyi işleyen kömür madeniydi artık burası. Üç vardiya çalışıyordu. Bizim Orhan gece vardiyasındaydı. En iyi çalışan vardiyadır gece vardiyası. Orhan ve aynı bölgede çalışan arkadaşları kazmayı melodik bir şekilde vuruyorlardı. Bu onların sıkılmasını bir şekilde erteliyordu. Kendilerine bir ritim yaratıyorlardı. Orhan aralarında en iyi müziği yapan madenciydi. Tecrübeliydi çünkü. Orhan notalara vurdukça neşeleniyordu. Neşelendikçe de daha sıkı tutuyordu elindeki kazmayı. Derken şarkıyı kazmanın vurduğu yerden parıldayarak seken bir cisim kesti. Kazmayı bıraktı ve yere eğildi .Kaskındaki ışıkla yere düşen şeyin ne olduğuna baktı. Bir kömür parçasının altında parıldayan nesneyi eline aldı ve inceledi. Evet bu bir yüzüktü, hatta bu bir alyanstı. Eliyle temizlemeye çalıştı. Eli kirli olduğundan yüzük daha çok kirlendi. Cebinden terini silmek için kullandığı mendili çıkardı ve yüzüğü temizledi. Bu yüzüğün ne olduğunu, toprağın onlarca metre altına nasıl geldiğini düşündü. Bunu düşünürken yüzüğün içindeki yazı ilişti gözüne : Hülya&Yusuf 12 Ekim 1991
Yutkunamadı. Nefes alamadı. Gözünü bile kırpamadı. Sadece olduğu yerde gördüğü yere bakakaldı. Yusuf göçükte ölen arkadaşı, Hülya ise onun dünyalar güzel karısı değil miydi? Ya yazan tarih? Yusuf’un heyecandan tir tir titrediği gün değil miydi? O gün Orhan onu yatıştırmak için hiç ağzına sürmediği içkiyi içmemiş miydi onunla beraber?
Orhan yüzüğün elinden kayıp düşmesiyle kendine geldi. Eğildi yüzüğü yerden aldı ve asansöre koştu. Hemen bu yüzüğü sahibine vermeliydi .Asansöre doğru koşarken büyük bir ses duyuldu aniden. Orhan kalbinin çarpıntısı zannetti bu sesi.
Asansörün düğmesine bastı Orhan. İşlemedi. Biraz daha sertçe bir kere daha bastı. Asansör hareketlenmedi. Bir ölü gibi davrandı. Bu sefer telsizine davrandı Orhan. Bir anons çaktı yeryüzünün en üstüne. Ses yok. Soluk yok. Bir yaşam uğultusu bekledi. Gelmedi. Endişelendi, terledi, tırstı, korktu sonra güldü. Ölümün pis egemenliği sarmıştı dört bir yanını. Ölümün karanlığıyla madenin karanlığının aynı şey olmadığını düşündü. Sonra aynı şey olmasa bile benzer şeyler olduğunun farkına vardı ve titredi.
Yukarıya çıkamayacağını anladıktan sonra geri döndü. Tünelde yanan sobanın dibine kadar son sürat koştu. Elindeki yüzüğü sobanın üstüne bıraktı ve kömür atmaya başladı sobaya. Attıkça attı. Hiç durmadan. Ritmi, melodiyi önemsemiyordu sadece daha çok kömür daha çok kömür. Allah’tan malzeme sıkıntısı çekmiyordu. Bolca kömüre sahipti. Altın yüzük kendinden geçmeye başlamıştı yavaştan. O devam etti kömür takviyesine. Sonsuz sıcaklığa ulaşmak gibi bir niyeti yoktu. Tek niyeti yüzüğü eritmekti. Sıcaklıktan soba bile erimeye yüz tutmuştu. Son şansını kaybetmeden davrandı Orhan. Elindeki kazmayı en ileriye fırlattı. Cebinden kalemini çıkardı. Altın yüzüğün eriyiğine bandırdı ve madenin kapkara duvarına altın sarısı renginde döktürmeye başladı:
Sevdalama
Madencinin sevdası
kapkara olur
cigaradan yanan bıyıkları gibi
madencinin sevdası
dipdiri olur
demirden de sert elleri gibi
madencinin sevdası
sımsıkı olur
sol göğsün altındaki cevahir gibi
madencinin sevdası taptaze olur
her günün sabah altısı gibi
madencinin sevdası
ipince olur
birinci gününü dolduran
kelebekler gibi
madencinin sevdası
devrim ocağı gibidir
devrim
ha oldu ha olacak olur ya
onların sevdası
ha öldü
onlar ise
ha ölecek gibidir..
(Yazının başlığı Onur Ünlü’nün Sen Aydınlatırsın Geceyi filminden esinlenerek atılmıştır.)