KÖPRÜSÜZLER

Oğuzhan Yeşiltuna


“Demek, evsizlerle alakalı araştırma yapıyorsun” dedi. Konuşurken kaşlarının arasında gamzemsi bir boşluk beliriyordu. Başımı sallayarak onayladım adamı. Soğuktan ağzımdan çıkan kelimeleri gayet seçerek kullanıyordum hatta bazen kullanmıyordum. “Bize soru soracağına, bizi haber yapacağına karnımızı doyursan daha iyi olur, bari bir işe yararsın!” dedi bir tanesi açık sözlülükle, bastonuyla etrafında toplandıkları ateşin altını havalandırırken. Topaldı sanırım. Ne diyeceğimi bilemedim, eğer şu an onlarla konuşmaya muhtaç olmasam arkama bile bakmadan çeker giderdim. Gitmedim.

67

Sayfa 67 yükleniyor…

“Eğer sizle alakalı bir şeyler yazabilirsem insanların sizden haberi olur, belki içlerinden yardım etmek isteyenler çıkar.” diye bir şeyler geveledim. Sonra havayı yumuşatmak için kabanımın cebinden sigara paketimi çıkarıp hepsine birer tane ikram ettim. Saçlarının ön tarafı fazlaca açılmış olan Deli (arkadaşları ona böyle hitap ediyordu) eliyle paketi işaret ederek bir tane daha istedi. Tam elimi pakete atmışken Usta dedikleri adam, sanırım aralarındaki hiyerarşide en üstte yer alıyordu, “İstemez!” dedi. Diğerlerinin adına da konuşan bu adam bağırdıkça kaşlarının arasındaki o boşluk daha derinleşiyordu.

“Be adam!” dedi dalga geçer bir ses tonuyla, “Bu lanet şehirde zaten herkes bizim varlığımızdan haberdar, ama görmezden geliyorlar! Tıpkı iyi şeylerin varlığıyla övünüp kötü şeylerin varlığını görmezden geldikleri, ayıpladıkları gibi. Sokaktan geçen insanlar bizi görünce kuduz it görmüş gibi kafasını çeviriyorlar! O büyük binaların kapılarında zenginleri görünce açılan o zımbırtılar var ya…”

“Otomatik kapılar?” diye araya girdim ürkek bir sesle.

Başını sigarasıyla beraber salladı, sonra ağzından dumanlar çıkararak “Evet, işte onlar, onlar bile tanımıyor bizi, önüne geçiyorum açılsın diye, açılmıyor meret inanır mısın?”

68

İçerideki güvenlik görevlisi kapatıyor, o yüzden açılmıyor demedim. Diyemedim. Deli, bu sırada kendi kendine söylenerek kalktı, bir süre sonra da gözden kayboldu.

“Sonra, sonra kar, karda yürüyen adamın ayak izi olur. Bizim karda bile ayak izimiz çıkmıyor. Varlığımız geçersiz bizim, Tanrı’nın unutulmuş çocuklarıyız biz, erkenden kaybetmişiz bu oyunu, daha doğarken boku yemişiz!” dedi. Konuşurken sanki insanlıktan, insanları eşit yarattığını sanan Tanrı’dan hıncını alır gibi konuşuyordu.

“Dünyanın neredeyse tüm evsizlerinin bir köprüsü vardır. Kış geldi mi onun altına sığınır, kuytusundan faydalanırlar. Bu şehrin sığınabileceğimiz bir köprü altı bile yok! Şu inşaat boşluğu da olmasa şehrin kendi bile bizi yok sayacak!” derken yüzünü yüzüme yaklaştırdı gözlerini büyütüp delirmiş gibi birden gülmeye başladı. İrkildim. Hüznün fazlası bir süre sonra acaba mutluluğu mu doğurur, delilik bu ince çizginin üstünde midir, her insan aslında biraz deli midir diye düşünüyordum ki Topal ile Şaşı da (gözleri gerçekten bu lakabı hak edecek kadar şaşıydı) Usta’nın her dediğini onaylarcasına kafasını sallıyor, o ne yaparsa onlar da aynısını yapıyordu. Yüzlerinin bana yaklaştırıp gözlerini pörtlettiler ve güldüler. Ben de kafamdaki sorulardan sıyrılıp bir daha irkildim.

69

Gülmesi geçince az önce Deli’ye fazladan sigara istediği için kızan adam şimdi benden bir tane daha sigara istedi. “Bir tane ver döneriz biz onu kendi aramızda.” diye de ekledi. Hepsine yine birer tane çıkarttıysam da kabul etmediler. Ben karşılarında sigaramı utana sıkıla içip dumanını dibine kadar içime çekerken onlar da bir taneyi aralarında döndüler. Çok geçmedi elinde boş karton kutular, biraz gazete parçası, bir tane de kitapla Deli çıkageldi. Topal alaycı bir tavırla ona dönüp:

“Ne oldu lan, bulabildin mi inciyi?” diye sordu ama soru önce havada asılı kaldı sonra ateşin üstüne düştü. İçine doğru büzülerek yandı. Hiçbir şey anlamayan gözlerle kendisine baktığımı fark edince Usta:

“Bizim bu Deli tüm gün çöpleri karıştırır, hem bize yakacak bir şeyler getirir hem de bir gün çöplerden birinde bir inci bulacağına, onu satıp zengin olacağına inanır. Deli işte!”

Deli’nin söze girmesiyle sesini de ilk kez duymuş oldum. “Siz dilediğinizi söyleyin. İnansanız da inanmasanız da bir şehrin yaşanmış, kullanılmış ve gereksiz görülmüş hayatı orada yatıyor. Gazeteler, soyulmuş portakal kabukları, boş bira şişeleri, bozuk fermuarlar, kullanılmış prezervatifler, kırık ampuller, parfüm şişeleri, eski kıyafetler, tabanı delik ayakkabılar, bayat ekmekler, izmaritler, maketler, oyuncaklar,

70

yırtık biletler, fotoğraflar, teneke kovalar, cam şişeler, düğmesi bozuk kumandalar, ansiklopediler ve sayamadığım daha niceleri. Bunların hepsinin bir hikâyesi var tıpkı şu şehirdeki herkesin içinde çöpleri karıştırma merakı olduğu gibi. Ama biliyorum, gururlarına yakıştıramıyorlar. Bir insan nasıl çöpleri karıştırır? Onların ne dediği ne düşündüğü hiç mi hiç umurumda değil! İşte bu yüzden, bu işi korkusuzca, tiksinç bakışlara maruz kalarak da olsa yaptığım için bir gün ödülümü alacağım, o inciyi bulacağım!” dedi.

“Konuşmaz konuşmaz da işte böyle çenesi düşüverir.” dedi Şaşı.
“Deli olan belki biziz, belki de normal olan Deli.” demedim. “Bırak konuşsun.” demedim. Diyemedim.

Deli aldırmadan konuşmaya devam etti. Arada ellerini ateşe tutarak ovuşturuyor bir nebze de olsun ısınıyordu. Yanına koyduğu kitabı aldı eline. İlk sayfasını açtı, sırayla hepimize gösterdi. Topal okuma bilmediğini, ne yazdığını söylemesini isteyince:

“Bak, eski bir kitap, ilk sayfasında ‘biricik kardeşime sevgiyle, okudukça beni hatırlaması dileğiyle’ yazıyor, altında da bir tarih var. Ama kitap şimdi kardeşinin elinde değil de onu çöpte bulmuş bir zavallının elinde! Anladınız mı beni? İşte bu var ya bu, belki de bu kitabın içindeki her şeyden daha öğretici! Şimdi hiçbiriniz benle çöp topluyorum, çöp karıştırıyorum diye kafa bulmasın!” dedi ve tekrardan ayağa kalktı. Uzaklaştı.

71

Hiçbirimizde anlatmaya, dinlemeye cesaret kalmamıştı. Dört adam ateşin başında öylece durduk. Belki bir belki iki saat. Buraya gelirken kafamda neler getirmiş, burada otururken neler bırakmış ve buradan kalkarken neler almıştım? Cebimden sigaramı çıkarttım yere yavaşça bıraktım. Adamların hiçbiri ses etmedi, yüzlerini ateşe dönmüş oturmaya devam ettiler. Kar yıldızların yere düşüşü gibi yağıyordu. Şapkamı kafama geçirip, tel örgülerin yanından yavaşça uzaklaşırken Deli yine elinde kartonlarla gülümseye gülümseye geliyordu. Belki gülümsemiyordu, soğuktan gerilmiş suratı bana gülüyormuş geliyordu. Emin değildim. Emin olduğum bir şey varsa bu adamlara dair, en delilerinin en akıllıları olduğuydu. Çalışmamı çöpe attım belki Deli bir gün bulur diye ve yürümeye devam ettim. Yürüdüm.

72