Yeraltında Aylak Adam

Hikmet Zeynep Kazu

 

 

Saat sekizde işte oluyoruz, saat on birde sınavımız var, saat birde öğle yemeği yiyoruz, saat beşteyse halı saha maçı var. İşte bunlar hep “hayat gailesi”. İç çekerek,“Hayat gailesi…” der insanlar. İki kelimede ne çok şey yatıyor, iç çekişin eklenmesi de ondan. Bu iki kelime hayatımıza dikilmiş iki tahta kazık, iki sınır çizgisi... Sınırların içinde dolaşırken, para kazanıyoruz, aile kuruyoruz, bizim için belirlenmiş zamana göre yaşıyoruz. Kendimizden uzak, topluma yakınız.

Peki ya otobüsün peşinden koşarken, amacı bir yere yetişmek olmayanlar? Böyleleri, bir yere yetişme derdi olmayanlardır şüphesiz. Zamanla yarışmayan birisini hayal etmek zor tabii, heleöyle birinin de “hayat gailesi” olduğunu düşünebilmek daha da zor. Otobüsün peşinden koşma sebebinin “ne olmadığı” bile yadırgamaya yetiyor böyle birisini. Aylak Adam C de, canından olmak pahasına, o otobüsün peşinden niçin koştuğunu anlamalarını beklemedi zaten kimseden. “Biliyordu; anlamazlardı.”

7

Oysa onu tanıyınca insan, anlıyor. C’nin karmaşık iç dünyasını keşfe çıkıp, görebildiğimce gördüm Aylak Adam’da. Onun da farklı bir hayat gailesi vardı, hem de hiç azımsanmayacak cinsten. Sabah sekiz, akşam beş çalışmıyordu belki, geçim derdi de yoktu, “paralı” diyordu kendine. Ama zamanının çoğunu kendiyle baş başa geçiriyordu, hepimizden zor bir işi vardı aslında. Geçmişini, kendini düşünüyordu hiç durmadan. Kimsenin umursamadığı ayrıntılar hemen dikkatini çekiyor, derin düşüncelere dalıyordu: “O olsa bir gün muziplik yapardı. Arabaları, tramvayları birbirine karıştırır, sonra gülerdi. Polis bunu yapacak adam değildi. Belki bu düzeni ancak düşlerinde bozardı.” Ama C, bu polis gibi değildi. Düzeni bozmak onun için kaçınılmazdı, çünkü bu, onun düzeni değildi. Yabancıydı tüm bu “eli paketlilere” ve onların hayatlarına. Onlardan olmak istemedi hiç.

Ya bir parçası olacağı, ya da tümüyle aykırı olacağı bir toplum düzeninde sıkışmış, nefes alamıyordu. İçindeki boşluklar ve yalnızlığında boğulurken, C, insanların sahteliğinden bıkkındı. Tüm bunların içinde, kendine uzanmasını beklediği gerçek bir eli ararken, hepimizden zor bir iş yapıyordu aslında.

C, ismi bile tam olmayan bir yabancıydı, tıpkı kendisinden yüz yıl önce, yeraltından seslenen isimsiz anlatıcı gibi.Aynı yüzyılda var olmamış olsalar da çektikleri aynı yalnızlıktı. İkisi de, yuvarlanıp gidemiyordu, iç çekerek “Hayat gailesi…” diyemiyordu. Başkaldırıyorlardı, katı sınırlara ve yargılara. Onları

8

farklı yapan,hayal kurmayıda bir gaile olarak görmeleriydi. Bambaşka bir düzen düşünmekten kendilerini alamıyorlardı. Arayışları, düşünceleri, sorgulamalarıydı onların hayat gailesi. “Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, “Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi.’’ diyerek bizim hayat gailemizden, kendisininkini ayırıyordu C. Hepimizin kibrine, kendi gailesini en önemli saymasına kızıyordu. Kaçımız onun gibi düşünebildik? Önem verdiklerimizin kaçı gerçekten “önemli” hiç sorgulamıyoruz. Sorgulayıp, garipseyenleri, tuhaflığımızı yüzümüze vurmaya çalışanları da aykırı olmaya mahkûm ediyoruz.

Doğrusu, “Hayat gailesi işte…” cevabını her duyduğumda insanları en az C’nin bulduğu kadar yapmacık buluyorum. Onca hayat gailesinin arasında hayal kurmak, belki hiç ulaşılamayacak gerçek sevgiyi aramak, hayatın devamlılığını veya “kalitesini”engelleyen, gereksiz uğraşlar olarak görülüyor. Daha çok para kazanmak, daha iyi bir telefon

9

almak, daha iyi okullarda senelerce okumak esas meselemiz.Bizim, kuklalar gibi, kendi seçmediğimiz amaçların peşinden koşmamızı komik bulanlar daima susmayı tercih ediyor. Dolayısıyla böyle özneler silik, böyle özneler tek harfli veya adsız. C de isimsiz, yer altındaki anlatıcı da, zamanda ve mekânlarda öylesine sürüklenen, belli belirsizbir toz bulutu gibi, havaya karışmaları bir rüzgâra bakar.Birinin hayal kurması için önce bir ismi olması gerekir mi?

Hayal kurup, fazlasını isteyenler hep aykırı olurlar. Somutun egemenliğinde, soyutu yüceltmeye çalışırlar. Belki burada hata yapıyordu C.“Aklı takdir etmemek mümkün değil tabii, ama onun kendi çerçevesini hiçbir zaman aşamadığını insanın yalnız kafa ihtiyaçlarına cevap verebildiğini de kabul etmek lazım; hâlbuki arzu aklı da, başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir. Gerçi bu çoğu zaman hayatımıza beş para etmez bir şekil veriyor, fakat gene unutmayalım, hayat hayattır karekökü almak değil.’’ diye bir ses geliyordu yeraltından, C’yi desteklercesine. “Ne yamansınız dökme kalıplarınızla, bir şeyi uydurmadan rahat edemezsiniz. Hep ölçülü biçimli mi davranmak gerek?’’ diyerek karşılık veriyordu ona C, aylaklık yaptığı sokakların birinde. İki birbirinden habersiz, kalabalık yalnızı, yüzyılları aşarak birbirine sesleniyordu.

10

Belki kendini beğenmişlik veya memnuniyetsizlik gibi geliyor bu arayışlar ilk bakışta. Çünkü hiçbir sıkıntısı olamaz bizim gözümüzde C’nin. İstediğini alabiliyor, çalışmak zorunda değil, hayatı boyunca hep tatilde. Biz, bir iki gün tatil için sevinirken, hep tatilde olan C’nin ne derdi olacak?Çok kızıyoruz, bizim memnun olduğumuz şeylerle mutlu olamamasına.Aslında, kendine has olmanın adını ukalalık, doymazlık koyuyoruz.İki karakterde, toplumun değerleriyle değil, kendi değerleriyle yaşamaya hasretler. Bu hasret, toplumsal düzene bir serzenişi getiriyor beraberinde. Dolayısıyla birey, toplumla konuşuyor. C diyor ki topluma: “Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?’’ Toplumun cevabı C için önemsizken, yer altı anlatıcısı için hayatını yönlendirecek kadar etkili olabiliyor. Buna rağmen iki karakter de farklı toplumlarda o kadar aynı hayal kırıklıklarıyla yaşıyorlar ki, yeraltından, yukarıdaki bütün Aylak Adamlar’ın, kendini anlayabileceğini uman birisi seslenmiş gibi.

Sahtelikleri eleştirirken bile, öfkeyle karışık hüzünlerini görüyoruz. Bir şeyi alaya alırken bile hüznü hissettirmek, şüphesiz yalnızın hüznünden kaynaklanıyor. Duygulardan çok duyguların değişimini hissettiren iki karakterin de ölümden korkmamaları, gerçekliğe duyulan özlemden kaynaklanıyor sanırım. Ölümün bile geçiştirildiği modern çağda, yaşamının gerçek olması zaten beklenemez.

11

Aykırı karakterler bu yüzden, ölümü gerçeklik olarak görüyorlar belki. Kurum, kavram ve ritüellerle dayatılmış yaşam ve ona uyum sağlayabilmiş insanlarsa sahte onlara göre. Yeraltı Adamı kimi zaman kibirle, kimi zaman kendini kanıtlama çabasıyla tepki gösteriyor uyum sağlayamadığı yaşama. “Kötücül, boş gururu yüzünden” toplumla tüm irtibatını kestiğini söylüyor. C ise yaptığı hiçbir hareketin sonucunu düşünmeden yoluna devam ediyor, kendini toplumdan soyutlamıyor. Rum kızını öpüyor yolun ortasında, bir dilenciye sigara veriyor. Toplumu “rahatsız ediyor”.İkisi arasındaki bu farklılık bana, karakterlerin yaşamlarındaki farklılığı gösterse de aralarındaki bağın kuvveti ortada.

Kişinin salt sevgiyi arayışının bile, maddiyatla kirlenmesi hem “paralı” C, hem Yeraltı Adamı’nın dem vurduğu bir mesele. Tek gerçeği sevmek olarak gören Ciçin, Güler’in basit görünen sözleri oldukça yaralayıcı olmalı: “Dünyadan çok şey beklemiyorum. Üç oda, bir mutfak, sevdiğim adam, biri kız biri oğlan iki çocuk..." Sevmenin ve yaşamın sahte olduğu bir dünyada, C. ve Yeraltı Adamı’nın, ölümü, bir başlangıç olarak görmesi garip gelmiyor bana.

Farklı asırlarda, farklı ülkelerde yaşamış bu iki karakterin, insanı bu kadar çekmesinin nedeni verdiği gerçeklik hissi bana göre. İkisi de nefes alıyor, ayaklanmış, aramızda dolaşıyor sanki. Onların bu denli gerçeklik hissi yaratması zaten “gerçek” olmalarıdır. Böyle düşününce Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ın başına

12

düştüğü dipnot daha anlamlı hale geliyor: “Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Benim bütün isteğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözleri önüne daha açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş kuşağın bir temsilcisidir.’’

Günümüzdeki toplumsal düzene bakıp düşünüyorum da, sanırım, bu karakterleri toplumca, anlamakşurada dursun, fark etmiyoruz bile. Hâlbuki yapmamız gereken C gibi sadece sevmek kadar kolay. Ama yapamıyoruz işte, farklı yaşayamıyoruz. Tam da bunu anlatan bir ses geliyor yer altından: “Nasıl yaşadığıma gelince, sizin kendi yaşamınızda yarıda bıraktığınız şeyleri ben sonuna kadar götürdüm. Üstelik sizler ödlekliğinizi ölçülü davranış sayarak kendi kendinizi aldatıp avunuyorsunuz. Bu duruma göre, ben sizden daha canlı bir insan olmuyor muyum? Şöyle bir daha, dikkatlice düşünün! Biz bugün "canlılık" denen şeyin nerede bulunduğunu, neyin nesi olduğunu, hangi adla çağrıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alsalar, bir anda neye uğradığımızı şaşırırız.Artık hangi yolu seçeceğimizi, kime tutunup kimden kaçacağımızı, neyi sevip neden nefret edeceğimizi, neyi sayıp neyi hor göreceğimizi bilemeyiz.” Dediği gibi, bizler, yazılmış kuralara göre yaşayabiliyoruz ancak. Başka bir düzeni aklımız almıyor. Kendi düzenimizi,

13

çeşitli şekilde meşrulaştırıyoruz. Bizi eleştiren bir başkasını da kendini tecrit etmeye itiyoruz, el birliğiyle.

Hayal ediyorum da, söyleyeceği çok şey olan bu iki adam görüşse ne yaparlardı? Kim bilir ne anlatır, ne okurlardı birbirlerine? Tramvaya veya troleybüse bindiklerinde C, yeraltı anlatıcısına “Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi/Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça’’ diyebilirdi. Yer altı anlatıcısı da C’ye “Ölüm olmasaydı hayat, bütün güzelliğini kaybederdi’ diye cevap verirdi belki.

Hiçbir şey demeyip, birbirlerine öylece baksalar bile anlarlardı bence. Bilirlerdi ki, söyledikleri ve söyleyecekleri şeyler, aralarındaki o duygu ortaklığını ifade edemez. Yalnızlığın hem en zoru, hem de huzur veren tek şey olduğunu bilen ve toplumun parçası olmayı reddetmenin ağır yükünü taşıyan iki adam… Farklı özleriyle, farklı beklentileriyle, ait olmadıkları ve hiç ait olamayacakları bir dünyada acı çeken iki kişiden daha iyi kim anlar birbirini?

14