Sıradan bir İstanbul sabahına daha uyanmıştı. Yaşar erken kalkmayı hiç sezmezdi. Zaten mutlu uyandığı sabahlar nadirdi niye sevecekti ki erken kalkmayı? Doğruldu, elini yüzünü yıkadı, bir bardak su içti ve oturup yatağına sebepsizce düşünceye daldı. Bu ay biraz fazla harcama yaptığı aklına geldi. Cebindeki pejmürdelik suratından belli oluyordu. Duşa doğru paspal bir halde yürüdü. Aynadan kendisine bakarken suratını incelemeye koyuldu Yaşar. Sanki her sabah baktığı surat kendi suratı değilmiş gibi geliyordu. Suratını tasvir edecek olsa solmuş bir gül, yıpranmış bir parça defter gayet yerinde ve yeterli olurdu. O sistemin bir türlü yutamadığı aynı zamanda yutmaktan da hiçbir zaman vazgeçemeyeceği bir piyondu. Aldığı aylık maaş yetmiyordu. Doğalgaz,kira, elektrik derken geriye kalan miktarla da hayatını onarıyordu üç beş. Yamalanmaktan tarumar olmuş bir getto çocuğu bisikleti misali. Sürekli bir şeyleri tüketiyordu, aslında tükenenler arasına kendisini de eklemeliydi. O kadar az umudu kalmıştı ki. Sokakta ona yol veren genç, üç-beş kuruşun hesabını yapmayan bakkal, gramajı fazla peyniri helal eden şarküteriydi Yaşar için umut.
Duştan çıktı, saate göz ucuyla baktı 7’yi 10 geçiyordu.
Hazırlanıp evden çıktı. Yaşar sabahları işe giderken takribi 40 dakikalık bir yolculuk yapıyordu. Kısa bir bekleyişin ardından otobüs yolda belirmişti. Kartının okutmak için elini cebine attığı sırada dün gece kartına para yüklemediği geldi aklına. Okuttu kartını fakat yetersiz bakiye yazısı ile karşılaşmıştı. Elini diğer cebine götürdü ve bir lira elli kuruş çıkardı. Zaten hayatını iki kelimeyle özetleyecek olsa yetersiz bakiye kâfiydi. Birden panikledi Yaşar. Etrafına bir göz gezdirdi, nasıl isteyecekti ki şimdi? Şoför ile göz göze gelmeye korkuyordu, hafiften söyleniyor gibiydi çünkü. Aniden arkalardan 40-50 yaşlarındababacan biri yaklaştı. ‘Buradan bas istersen’ dedi Yaşar’a. Kartı okutup elini cebine attıysa da Yaşar adam ‘lüzumu yok’ dedi. Israr ettiyse de almadı adam. Oturmak için arkalara doğru hareketlendi. Yaşar yolculuklarda cam kenarı severdi. İlerledi, ilerledi. Sağdaki genç kızı rahatsız etmemek için yanına oturmadı, bir arkasındaki gençten müsaade isteyip yanına oturdu. Hem de cam kenarına. Oturur oturmaz suratında saçma bir tebessüm belirdi Yaşar’ın. Sabah düşündüğü bakkal, genç, şarküteri geldi aklına. Birisini daha eklemişti Yaşar umut sepetine. O kadar mutlu olmuştu ki işyerinde içi nefret dolu sireti suretine yansımış 45 yaşlarında platin saçlı kadına bile günaydın diyebilirdi.
Elini cebine attı ve kulaklığı çıkardı. Kulaklığı yine bir kaos kadar karmaşıktı. Kulaklık kablolarının birbirine karışmasını hiç anlamamıştı zaten. Yaşar müzik listesini gideceği durağa göre ayarlardı. İneceği duraktan bir önceki
durakta ayaklanırdı. Bir çocuk gibi inmesi gereken duraktan inememekten korkardı. Bu konu üzerine hayli kafa yormuştu, sebebini küçüklükten kalma özgüvensizliğe bağlıyordu. Sololar, riffler atılıyor duraklar geçiliyordu. O otobüste sevmediği bir durak vardı Yaşar’ın. Niçin sevmediğini kendine bile itiraf edemiyordu. O sabah tam o duraktan geçerken fonda Radiohead’ten “Let Down” çalıyordu. Göz ucuyla sağa doğru baktı Yaşar, tüyleri diken diken olmuştu. Ne vardı? Çocukluğunu geçirdiği mahalle camisi vardı, kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılan mahalle camisi.
Yaşar’ın dini de o cami yıkılana kadardı. Allah’ı ölmüştü, peki ne yapacaktı şimdi? Üstelik Radiohead çalarken ölmüştü. Bir an duraksadı, gözlerini kapadı bir süreliğine, açtığında bağırası geldi. Kelimelere dökemediği bir bağırma isteği. İnsanlar yürüyorlar, otobüse biniyorlar, trafikteler, her yerdelerdi. Niçin bağırmıyorlardı? Belki bir bağırsalar rahatlayacaklardı. Yaşar birkaç durak sonra kendine geldi, Allah’ı hiç ölmemiş gibi yapmaya karar verdi. Mahalle camisi gitmiş yerine toplu konutlar dikilmişti. Kent mi dönüşüyordu yoksa biz mi? Masum duygularımız yirmi liraydı, alıcısı yoktu, Yaşar ne yaşardı ne yaşamazdı.