Gece sabaha karşı 5 gibi uyandı. Sebebini bilmediği bir şekilde doğruldu ve oturdu. Beyninin içinde sanki ontolojik sancılar çeken evi Nepal’de kalmış bir salyangoz vardı. Farklı bedenlere girmiş farklı beyinler düşündü. Bu nasıl bir salyangozdu, düpedüz kemiriyordu beynini.
Vahşi düzen, hayvani güdüler. Bunalım, bunalım, bunalım… Güler yüzlü ceberrut sistem. Kırılan kolda içinde kalmış yen. Despotizm, faşizm, sahte sembolik monarşizm, konformizm, kahrolası dikta, ayyuka çıkmış hedonizm. Kraliçe Victoria, Çavuşesku ve Züğürt ağa. İsimler değişir, isimler gider oligark güruh yine tezahür eder. Modern zaman gelir, adına demokrasi denir oligark güruh tekerrür eder.
Guernica’nın son fırça darbesi,
Arcimboldo’nun son domatesi,
Rembrandt’ın son Betşeba gölgesi,
Munch’un son çığlığı.
Başkaldıran insan. Lady Godiva, Martin Luther King, Subcomandante Marcon, Ali İsmail Korkmaz. Yaşayarak direnenler, direnerek yaşayanlar. Farklı bedenlere girmiş aynı beyinler. Tarihin gözleri dolarak yazdığı insanlar. Tekerrür karşısında yılmayacaklar.
Romanın son kelimesi,
Konçertonun son notası,
Mesainin son dakikası,
Barikatın son taşı.
Sağ gözünden bir damla düştü, inanılmaz ağırlıkla bir damla. O damlanın içindeydi salyangoz. Derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. Sabah sabah bu kadarı fazlaydı. İçindeki yanan ateşe su sökmüşlerdi. Su dökmüşlerdi ama o ateşin son kıvılcımı sönmemişti. O kıvılcım bir gün yine harlanıp yeniden büyüyecekti, biliyordu. Ateşten korkuyordu, haklıydı da. İçimizdeki tözdü kıvılcım. Bazılarımız ortaya çıkarıyor bir salyangoz bedeninde. Bazılarımız da kendini kandırmada profesyonel. Kıvılcımı görmezden gelenlere yuh olsun!