Bugün Yasin’in ortalıktan kayboluşunun 28. günü, artık herkesin umudu tükendi. Annesi hem kendi evinin hem de Yasin’in evinin kirasını karşılayamayacağını anladığı için Yasin’in evini kapatma kararı aldı. Gerekli gördüğü eşyaları kendi evine götürecekmiş. Ben de kadıncağıza taşınma işlerinde yardım etmek için doğruca Yasin’in evine gittim. Beğendiği, işe yarar gördüğü eşyaları kamyona yükledik. Geriye sadece kitaplar ve dizüstü bilgisayar kaldı. Zavallı kadıncağız, “Ben bu yaştan sonra bunları alıp ne yaparım oğlum! Kitapları ne okuyabilirim ne de aleti verecek torun tombalak bulabilirim!” diyerek bana verdi. Benim de canıma minnet. Aldım hepsini evime getirdim. Zamanla kitapların bir kısmını okudum ama uzunca bir süre bilgisayarına bakmadım. Çünkü bir kişinin bilgisayarı benim için o kişinin özeli –sanki kitapları ve o kitaplarda altları çizilmiş cümleler değilmiş gibi- demektir. En sonunda cesaretimi toplayıp bilgisayarını açtım. Bilgisayarda hiç oyun bulamadım. Bir iki film vardı. Sadece Türk yapımı olan filmi biraz anlayabildim. Onda da adam âşık olduğu kadına demediğini bırakmıyordu. Acaba Yasin’in Deniz’e olan aşkıyla ilgili bir mesele miydi diye düşündüm ama öyle değildi. Çünkü onlar hiç sevgili olmamışlardı. Bilgisayarda hiç fotoğraf yoktu sadece yarım kalmış hatta bir iki sayfadan öteye gidememiş, hikaye
mi roman mı yoksa bir günlük mü olduğunu çözemediğim bir yazı vardı. Yazı şöyleydi;
“Uyandım. Gözlerimi açtığımda güneşin bugün naz yaptığını anladım, bulutların arasına saklanmış olmalıydı. Yataktan kalkıp camdan dışarı baktığımda odaya giren ışık gibi gökyüzünün de griye kesildiğini gördüm. Gökyüzünde dün geceden kalma bir kasvet vardı. Doğuda yine bir kadın öldürülmüştü. Camı açık bırakıp odadan çıktım. Ev arkadaşlarımın odalarına bakıyordum. Birisinin yatağı dün nasılsa bugün de öyleydi. Belli ki geceyi dışarıda geçirmiş. Odasındaki havasızlıktan suratımı ekşitip, odanın camını açtım. Odasından çıkarken yerlere saçılmış kitaplara basmamaya dikkat ettim. Sadece bir kitabın masada olduğu dikkatimi çekti. Kitabın adını okuyamamıştım ama kapağında bir askerin resmi vardı. Arkadaşım da o asker gibi hep siyah palto giyerdi. Askerliğe ve ölmeye meraklıydı ve her zaman şarkı söylerdi. ”Neden hep şarkı söylüyorsun?” diye sorunca hep şöyle derdi:
-Şarkıların olduğu yerde mutluluk da vardır.
-Ya insan kederli bir şarkı söylüyorsa?
-Ne çıkar? Bir yerde iyi yoksa o yerde kötü bulunur, iyi ile kötünün arası pek öyle uzak değildir.
Tüm konuşmalarımız bundan ibaretti ve sürekli bunu tekrar ederdik. Ben “Neden hep şarkı söylüyorsun?” diye sorardım ve O her zaman aynı cevabı verirdi. Bu bizim adını koymadığımız ama şikayetçi de olmadığımız görünüşte
devinimli arkadaşlığımızdı. Değişiyor, hareket ediyor gibi görünüp aslında aynı yerlerde aynı şekillerde duruyorduk. Ben bendim, O da siyah paltolu adamdı. Bu kadardık. Bir hiçtik ve kendi hiçliğimizde kayboluyorduk. Hiçbir zaman ve hiçbir şekilde var olmanın bilincine nail olamıyorduk.
Odadan çıktım. Tam o anda aşağı kattan sesler geldi. Sonra bir “Ah!” sesi duyuldu. Hemen aşağıya indim. Siyah paltolu adam kanlar içinde yerde yatıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım. Her şey karmakarışıktı. Biraz önce odasında olduğum adam şimdi yerde kanlar içinde yatıyordu. Ağzından kanlar akmaya başlamıştı. Yere çöktüm ve başını kucağıma aldım. Hırıltılı bir sesle bir şeyler demeye çalışıyordu. ”Nihayet…” dedi. ”Nihayet başıma bir şey geldi.”. Gözlerini yumdu ve azalarak bir hiç oldu. Ben de bir hiç oldum. Benim de başıma bir şey gelmişti ama ben bir sonuçtum. Var olmamanın, var olamamanın bir sonucu. Ben de giderek azalıyordum ama bu benim mevcudiyetimi değiştirmiyordu. Beni bir kez olsun gören unutmuyordu. Hala mevcuttum. Gökyüzü hala griye kesiyordu. Belli ki güneş hala naz yapıyordu ve yine doğuda bir kadın öldürülmüştü.
Siyah paltolu adamın ölümünün üstünden belki de yıllar geçti. Önemli olan hiçbir şey ölmez derler. Siyah paltolu adam da ölümünden sonra bir müddet daha bizimle yaşamaya devam etti. Günler geçti. Güneş zaman zaman naz yaptı, gözükmedi. Doğuda kadın kalmadı ve siyah paltolu adam bir hiç oldu.”
Böyle devam ediyordu Yasin’in yazdıkları. Yasin bir yazar mı olmak istiyordu, bilemiyorum. Belki de kendini yazmıştı bu satırlarda. Acaba bunları okuduğumda bir yerlerde bahtiyar olmuş mudur? Yoksa benim “Siyah paltolu adamım” olduğu için üzülmüş müdür? Bu sorular da bunları cevaplamak da Yasin’den bana kaldı. Şimdi Yasin benim siyah paltolu arkadaşımdı. O siyah paltoluydu ben bendim ve bir hiç olup gidecektik. O kaybolduktan sonra bir hiç oldu. Ben de bir hiç oldum ama benim mevcudiyetim değişmedi. Hala mevcudum. Gökyüzü hala griye kesiyor ve doğuda bir kadın ölüyor, çığlık çığlığa.