Salonda pencerenin önünde duran kanepede uyuyakalmışım dün gece. İşten yorgun geldiğimi hatırlıyorum ama gerisini hatırlayamıyorum. Kanepeye uzandığım gibi uyumuş olmalıyım. Yağmurun sesine uyandım. Pencere açık kalmıştı. Kafamı kaldırdığımda dışarıdan salonun içine doğru esen rüzgar, perdenin suratıma çarpmasına neden oluyordu. İyice doğruldum ve pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Sabah ayazının yakıcı soğuğundan üşümüş olmalıyım ki burnum tıkalıydı uyandığımda. Başım ağrıyordu. Başımın ağrısından saatlerce sağlıklı bir şekilde nefes alıp veremediğimi anladım o anda. Nefes alamamak zor bir iştir, kalbi yorar. Nefes alamamak; uykuyla birlikte ölümü bütünler. Meğerse dün gece ölmeye uyumuşum.
Geçtiğimiz gün Münevver Teyze'yi toprağa verdik. Şimdi siz "Münevver Teyze kim?" diyeceksiniz. Münevver Teyze, Ömer'in annesi. Ömer de lisede sınıf arkadaşımdı. Ömerlerin evi okula yakındı. Neredeyse her gün öğle yemeğini yemek için onlara giderdik. Sağ olsun Münevver Teyze de bir kere
olsun "Yahu bu çocuğa ailesi para vermiyor mu? Ne bu böyle her öğlen bizde, gına geldi valla!" demedi. Hep Ömer'in diretmelerine dayanamaz, mahcup bir şekilde kendimi evin salonunda bulunan yemek masasında bulur, masaya dolu yemek tabakları geldiğinde ezilir büzülürdüm. Münevver Teyze de bana "Ye oğlum, utanma. Hem sen de benim oğlum sayılırsın. Bak Ömer'e nasıl da yiyor. Utanmasa senin tabağındakileri de yiyecek." der ve gülümserdi.
Ömer'in babası yoktu. Yıllar önce bir miras davasında öz ağabeyi tarafından vurulmuştu. Münevver Teyze de kocasından kalan bir avuç maaş ve pazarda sattığı incik boncuk ile Ömer'i okutmaya çalışırdı. Bir gün yün ipliklerle bir şeyler yaptığını gördüm. "Hayırdır Münevver Teyze? Örgüye mi sardın kendini?" diye sordum. O da "Yok yahu ne örgüsü, arkadaşlardan öğrendim; bileklik yapıyorum. Pazarda satacağım inşallah" dedi. Ben de o gün niyeyse -boş bulundum herhalde- bir tane de kendime istemiştim. Çünkü ben yokluk içinde dahi hiçbir zorunluluğu olmadan karnımı doyuran bu kadından ancak onun mutlu olmasını isteyebilirdim. Hatta isterken bile utanırdım. Ben ondan bileklik istedim ya o gün, işte her şey o günden sonra başladı. Münevver Teyze göğüs kanseri oldu. Dört uzun yıl içinde kanser önce midesine de oradan da bağırsaklarına sıçradı. Zaman içinde karaciğerini yedi bitirdi. Artık ölse de kurtulsa kadıncağız demeye başladık. En sonunda da beni oğlu yerine koyan o kadıncağız, tüm aile fertlerinin yine miras için birbirlerine girdiği bir ikindi vakti hayata gözlerini
yumdu. Ömer'in cenazede pek yanında olamadım ama hep yakınındaydım. Sonra iş güç derken ancak bugün görüşebildik. Hep takıldığımız o evden bozma kafenin balkonunda oturuyordum. Birden çıkageldi Ömer. Hiç beklemiyordum açıkçası. Hafif bir tebessüm etti hiçbir şey demeden. Solumdaki balkonun mermerine oturdu ve sol elimi sağ bacağının üstüne alıp çantasından çıkardığı bordo ve siyah yün ipleriyle bileğimin etrafına bilekliği örmeye başladı. Ben sessizce ağlamaya başlamıştım ama o hala tebessüm ediyordu. Ben ağlıyordum o bilekliği örmeye devam ediyordu. Keşke dedim içimden. Keşke dün gece ölmeye uyuyup uyanamasaydım diye düşündüm. Sonra kafamı kaldırıp sol bileğime baktığımda ise Ömer bilekliği bitirmişti ama onu bulamamıştım.
Sabah telefonun alarmı ile değil müdürün beni araması ile uyandım.
-Günaydın Muharrem Bey.
-Size de günaydın
-Muharrem Bey ben sizi işten çıkarıldığınızı söylemek için aramıştım. Biliyorsunuz küçülme kararı aldık.
-Evet. Biliyorum.
-Her şey için teşekkürler. Bugün şirkete gelip muhasebeyle çıkışınız için görüşürseniz seviniriz.
-Gelirim.
-İyi günler
-Size de.
Dün şirkete gidip muhasebeden tazminatımı almak için uyandım ama telefonum kaybolmuştu. Telefonu aradım ama bulamadım sonrasında da tazminatımı almak için şirkete gittim. Doğrusunu söylemek gerekirse hayatımı kurtaracak bir para değildi ama bir iki yıl iyi yaşatırdı. Tam departmandan çıkıyordum ki birisi arkamdan bağırdı. Bilindik, ince, hoş bir sesti. Geriye döndüm ve bağıranın Asuman olduğunu gördüm. İki yıl önce girmişti işe. Çıtı pıtı, hanım hanımcık bir esmer güzeliydi. Siyah düz saçları omuzlarında sallanırdı tıpkı boynunda duran, ucunda siyah küçük bir taş olan kolyesi gibi. Öğle iznine çıkıyormuş. Benimle yemeğe çıkmak istediğini söyledi. Önce nazik bir dille reddettim ama ısrarlarına dayanamayıp kabul ettim.
Asuman ile birbirimizden hep hoşlanmıştık, galiba. Galiba diyorum çünkü bir arada geçirdiğimiz iki yıl boyunca ne zaman birbirimizi görsek önce elimiz ayağımız birbirine dolaşır sonraları ise acemi âşık sakarlıklarının yerini niyetini belli eden tatlı gülümsemeler ve parlak bakışlar alırdı.
İşyerinin karşısındaki esnaf lokantasına oturduk. Önce yemek yedik sonra da uzun uzun konuştuk. En sonunda da mesaisi başladığı için gitmesi gerektiğini söyledi. Elini dostça uzattı. Son kez sıktım pürüzsüz, beyaz ellerini. Benim için son kez bir tebessüm yerleştirdi suratına. Sonra da masadan kalktı. Paltosunu sandalyeden aldı ve çantasını taşıdığı kolunun üstüne bıraktı. Ağır adımlarla lokantadan
çıkarken döndü ve bana baktı. Suratına yerleştirdiği o sevecenlik dolu tebessüm hala oradaydı. O an neden bıraktığımız, yaptığımız şeylerin eskisi gibi olmadığını, değiştiğini ama bize karşı yahut bizim için yapılan şeylerin olduğu gibi kaldığını, değişmediğini ve tıpkı sırtında evini taşıyan kaplumbağalar gibi gittiğimiz her yere taşıdığımızı düşündüm. Bunu neden yapıyorduk? İnsanoğlu kuş misali değil kaplumbağa misali bence. Herkesin, onlara karşı yahut onlar için yapılanları taşıdığı görünmez kamburları var sırtında, bir ev gibi taşıyorlar bunları. Bu düşüncelerden sıyrıldığımda ise Asuman ortalıktan çoktan kaybolmuştu.
Bugün annem ile pazara gittik. Önce bana çorap aldı. Sonra diğer tezgahları dolaşırken korsan kitapların olduğu bir tezgaha geldik. İlgimi çeken kitabı elime aldım ve arka kapağındaki yazıları okumaya koyuldum. "Bir gün Marquez İngiltere' deki Pakistanlı göçmenleri konu alan bir roman yazsaydı ancak bu kadar güzel olurdu." diye yazıyordu arka kapakta. Anneme bakıp gülümsedim. Acaba Marquez bizleri yazsaydı nasıl olurdu diye düşündüm. Sonra anneme tekrar baktım ama yoktu. Ortalıktan kaybolmuştu.
Uyandığımda henüz gün doğmamıştı. Yataktan kalkıp evi dolandım ama kimseyi bulamadım. Tek başına yemek yemeyi seven biri değildim ama karnım da açtı. Zorla da olsa kendime kahvaltı hazırladım. Çayı ocağa koydum ve çay hazır
olana kadar sofraya oturdum. Uzunca bir süre masanın üstünde duran kahvaltılıklara baktım. Peynir, zeytin, annemin yaptığı reçeller vs... Sonra gözüm sağ bileğimdeki boşluğa takıldı. Ömer'in yaptığı bileklik yoktu. Onu hiç çıkarmamıştım oysa. Nasıl da kaybolur? Onun kaybolması için aslında onun hiç var olmaması lazımdı ama o vardı. O bilekliği 3-4 gün önce takmaya başlamıştım ama artık yoktu. Duşa girerken bile çıkarmıyordum. Ömer yoktu, Münevver Teyze yoktu, annem yoktu, Asuman artık yoktu. Şimdi de bileklik yok. İnsanlarla ne konuşsam onlara nelerden bahsetsem sanki hiç yokmuş, o şeyler hiç olmamış gibi davranıyorlardı uzun bir süredir.
Dinlediğim gruplardan, izlediğim filmlerden bahsediyorum onlara. Bir şenliğin ortasındaymış gibi kayıtsız kalıyorlardı söylediklerime. En çok da bana. O müzik grupları hiç toplanmamış, o şarkılar hiç çalınmamış, o filmler hiç çekilmemiş gibiydiler. Ne hakkında bahsediyorsam sadece ben biliyordum. Ben konuşuyordum ben dinliyordum. Onlar sanki benim hayal ürünümmüş, bilinçaltımın yansımalarıymış gibiydiler. Bu kaybolan bilekliğin bir meta olduğunu bile pek çok kez düşündüm. Gerçeklikle aramdaki son meta. O son, kıldan ince köprü. Uzun bir süredir derdimi anlatamamış yahut hiç olmamış gibiyim.
Ben aslında yokum.