ben sana mandolin çalardım yağmurda ıslanmayan adamların
peşi sıra ipek mendiller seriyorum şimdi sahiller boyu ağu
kokluyorsam azı dişimdeki siyahlar kadar bir nevi
yakamda gelişigüzel ütülenmiş rozetlerin kör noktasında
hedonist bir katili söyleyin nasıl bilirdiniz
hangi ödleklik cümbüşün yüzüne bir kesik atıp savuracak
doygunluğu bir şehrin kırlent uyuşukluğunda
bunu en iyi paşababam görür de söylemez oysa ben kötü bir insanım
çatallı sesim ladin ağaçlarına bükünürken rahmimin kızılca kıyametinde
nazik vatkalı cariyeler biteviye gelip konarlar pencereme
en masum ağaçlar nerede ekşir bilirim
eti çekilmiş avareliğin gömünde sevilmeye değer bir şeyler var hâlâ
süklüm püklüm yakarcalar gibi hırpanı filistin askılarında
ne bir eksik ne bir fazla yüzükoyun iniltim
sayıklamalara bırakıyor yerini, anlıyorum
fettan boyunbağından keten siperler tomurcuklanırken
bir sarım dolunay yutuyorum
sizin bu kıyameti bini bir para şiddetiniz avutur beni
olur olmadık bir endişe gelip süngülenir dişil bileğime
hem nasıl da kenetleniriz peri masalının kuyruğuna umut bağlarken
hırıltılı ciğerlerime şuncacık bir potpuri saçılsa gücenir misiniz
kimleri görüyorum yoksa bir yaşamak ihtimali mi yakışıyor bizlere
jim morrison dövmeli kaptanın ağzına balözü çalkalarlar
mahrumiyetin büzgülü terazisinde sessiz naralanır kamçısız apollon
tarih düşülsün günden güne alışıyoruz panço western’lerle yarışırken
kurşun vitrayların üstüne bir perde iniyor
avilalı teresa ne zaman şarkı söylemeyi öğrenecek
közü birikmiş unutuluş mor kuvars açılır dağın inişinde
sayırlı zırhlar hecenin buhurlu yamacında dinlenirken
öylesine çıplaktık iran’da evine yürüyen bir kızın sunak örtüsünde
euraka ışıldar zamanla yitirilenler şerbetlenir bana kalırsa
bir nar kurusu varlar hint mürekkebine bulanmış bir sığırtmaç
durgun nefsinin üzerine tapınırken yeniden
sarınır dilimin ucuna kanlı çöl gelinlerim