İstiflenmiş bir ilerleyişle yürü kapıma. Çinli gözbebeklerini
büyütüp anahtar deliğine kare bir dünya yerleştir karanlık bir
Avrupa'dan kalma. Kanımca vurulmuş toplardamarlarımda
üretimi bitmemiş gizli silahlarla avlıyorum beyninin sağ
tarafına yatırdığın kemoterapik hislerini. Midesi bozuk bir
örümcek ne kadar düzgün örebilirse ağlarını, o kadar karşı
koyabiliyorum radyasyon saçan konuşmalarına üç yüz santimetre
yüzyıllar boyu. Boynundan dikildim. Şimdi alaca bir kadına ekiliyim..
Nükleer santral
kadar patlamaya hazır bir evin içindesin. Bedenle beraber
ruhun renk cümbüşü. Limon küfüne çalarken ağzından düşen
her bir koza, magentalar düştü piksel piksel başkasına ait dul bir üçüncü
benliğinden. Alkollü nehirlerde yıkanıp senli benli tavırlara yatılacak
-yatağın sol yanını bana ayır-bir geceye gebeydi kâinat rahmin. Dans
pistlerinden kapımın önüne sekişin. Gol sonrası atılan azgın bir taraftar
narası gibi kulağımda sekişin. Sek içişin! Koca bir Türkiye koysam
önüne onu da su katmadan içecektin bardağın batı tarafından başlamak
şartıyla. Kış başlangıcı. Kollarını açmazdın sarılmak için haritanın fiziki
önem taşımaz bölgelerine. Daha bi soğuk olurdu. Çöplere mahkum kediler
inlerdi gecelerce. Böyle bir soğuk kış akşamı öldürmüştük özgürlüğü de.
İnanmıştık çünkü, özgürlük ölmezse kimse inanmazdı özgürlüğün kimsesiz
insanlarda da yaşayabileceğine. Şimdi sırtımız dönük duvar dibinde her şeyi
tek bir tanrıdan bekleyecek kadar aciziz. Düşündükçe dokunuyoruz piyano
tuşları gibi çifter çifter insan hayatlarına. On beş kişi on beş defa ölmüşse biz de
on beş sefer daha az yaşayabiliriz diye düşünüp sokuluyoruz yatağın su görmez
yerlerine.
Yani şelaleye benzediyse kanadıklarımız,
Uçan kuşların yanında atlar kadar hızlı koşabiliriz artık.