Hayati Pekselim

Mustafa Okan Genç

 

 

Çocukluğumda babamın bir arkadaşı vardı; Hayati Pekselim. Kendisi bir hikaye kitabı yazmış ama yayınlatamamıştı. Hiçbir yayınevi yayınlamak istemiyordu. Gönderdiği yayınevlerinden ret cevabı aldıkça daha çok şevkleniyor, hikayelerinin pürüzlerini törpülüyor düzenliyor ve tekrar gönderiyordu yayınevlerine. Baktı ki bu böyle olmuyor araya adam koymaya torpil yapmaya çalıştı. Ne yaptı ne ettiyse de yayınlatamadı hikayelerini. En sonunda da yayınevlerine, editörlere, yazarlara mektup yazarak derdini anlatmaya çalışsa da ya istediği cevabı alamıyor ya da bir cevap veren olmuyordu. Şevki kırılmıştı. Uzun bir süre ortalığa çıkmamış, bir göz bir oda olan küçük evinde vaktini geçirmişti. Dışarı çıkmaya başladıktan sonra da ev ile mahalle kahvesi arasında sürtüp durmuş en sonunda azrail kapıya dayanmış, hiç sormadan, mahalle kahvesinde okeye dönerken canını almıştı. Kimi kimsesi kalmamış, bu yüzden başta babam olmak üzere tüm mahalleli seferber oldu cenazesinde. Cenaze namazı kılınıp gömüldükten sonra İmam Efendi, babamın yanına geldi ve Hayati Amca'nın evinin anahtarını verdi. Babam da anahtarı kısa kollu gömleğinin cebine koydu.

17

Babamın eve bakası yoktu pek ama ben öyle miyim? Sabırsızlanıyorum. İçim içimi yiyor. Ev de ev diye tutturuyorum. Acaba hikayeleri hala duruyor mudur diye meraklanıyorum. Babama soruyorum hikaye kitabının akıbetini. Ben bilirim Hayati'yi. Bilmez miyim hiç? Birlikte büyüdük. Yakmıştır onları Hayati. Valla hiç boşuna meraklanma diyordu bazen de sorumu duyuyor ama duymazlıktan geliyor bazen de ben üsteledikçe konuyu hemencecik değiştiriveriyordu. Geceleri gözüme uyku girmez olmuştu. Sağa dön sola dön. Yok anam babam yok, uyku haram olmuştu bana. Yatak kazan ben kepçe dön baba dön. Ne yorgunluktan gözlerim kapanır gibi olur o zaman da kabuslar başlardı. Uyuyamazdım. Annem fark ederdi de bir şey diyemezdi babama. En sonunda babam da fark etmiş olacak ki bu halimi tuttu kolumdan götürdü beni Hayati Amca'nın evine. Ev de denmez ya neyse. Soktu anahtarı kilide çevirdi. İçerisi zifiri karanlık, göz gözü görmez. Babam açtı ışığı ortalık bir anda aydınlandı. Gözlerim kamaşmıştı. Işığa alışana kadar yumdum gözlerimi açmadım. Açınca da dolu dolu olmuştu gözlerim. Sanırsınız ki babamdan dayak yemişim. Al dedi babam. Al bak merak ettiğin yer bura, köpek bağlasan durmaz. İçerisi havasızdı. Her yer toz olmuştu. Camı açtım. Babam haydin çıkalım çok durmak yakışık almaz diye söylenmeye başladı ama ben durur muyum? Evin altını üstüne getirdim on dakikada. Eski siyah beyaz resimler, sararmış kitaplar ve bir tomar kağıt. Daktiloyla temize çekilmiş, dosyalanmış, üstünde “ Hayati Pekselim – Benden Arta Kalanlar” yazıyordu. Hemen aldım. Hikayeleri bu dosyada

18

olmalıydı. Babamın dediği çıkmadı. Yakmamıştı. Biraz daha karıştırdım evi. Beş on tane mektup buldum. Bizim dilde yazılanlar, gavurca yazılanlar. Aklınıza ne geliyorsa. Onları da aldım. Sonra babam tuttu kolumdan yeter da haydi diye bağırarak dışarı çıkardı beni.

Mutlu olmuştum. Merakım sonunda azcık olsun dinecekti. Okuduğum şeyler beni şaşırtmıştı. Çok güzellerdi. Bir çırpıda okudum hikaye kitabını. Sonra bir daha, bir daha, bir daha. Ezberleyene kadar. Hayati Amca bunca şeyi uydurmuş olamazdı. Muhakkak ki bir kısmını yaşamış olmalıydı. Ben de yavaş yavaş mahallede onu araştırmaya başladım. Her şeyini öğrenmiştim. Dedesinin emekli asker olduğunu, babasının altı kardeş üvey anne ellerinde eziyetle büyüdüklerini ve geriye ne kaldıysa. Öyle araştırıyordum ki mahalle kahvesinde babamla dalga geçmeye başlamış ahali; bu çocuk gazeteci olacak zaar, hee ne dersin Ekrem Efe? Babam da boynu bükük gururlanırmış, aman okusun da ne olursa olsun ırgatlık yapmasın elin toprağında diye söylenirmiş. Gel zaman git zaman yaş büyüdü askerlik geldi. Gittik bitirdik geldik. Gelince babam araya adam koyup beni gazeteye işe aldırdı. Artık tam teşekküllü gazeteciydim. İstediğimi araştırıyordum ama en çok Hayati Amca'yı. Hayati Amca'yı daha rahat araştırmanın güveniyle işime dört elle sarılıyordum. Artık yaşım kırkı geçti. Sizlere Hayati Amca'nın dünya gözüyle yayınlatamadığı hikayelerden birini okutmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Otuz bir yıllık araştırmanın bu işe

19

yeteceğini düşünüyorum. Umarım beğenirsiniz;

Çavuşa Selam Vermeseniz De Olur

Naci gençken köyde ırgatmış. Ağası Zeynep'in kızıyla sevişirlermiş ama Ağa evlenmelerine Müsaade etmezmiş. Tam kaçacaklarken Bağımsızlık Savaşı patlak vermiş. Naci milis kuvvetlere on altısında katılmış. Yirmi üçünde albay olarak köye geri dönmüş.

İlk iş Zeynep'i Ağa'dan istemiş. Ağa Naci'ye bakmış. Devletin savaş kazanmış komutanı. Vermiş kızını. Düğünlerini de kırk gün kırk gece kendisi yapmış. Düğün faslı bitince Naci Zeynep ile inmişler şehre. Tam beş çocukları olmuş. Zeynep beş çocuktan sonra çökmüş, çirkinleşmiş, bir anda yaşlanmış. Albay Naci çakı gibi asker. Gözü de dışarda. Evdeki karının başında beş çocuk, ondan artık hayır gelmez. Zaten okuması yazması da yoktur. Bir gün gelir bir kağıtla eve. Zeynep der şuna bir parmak bas bakalım. Zeynep kocasının lafını iki etmez. Basar parmağı. Ama bilmez ki o boşanma davasıdır, o çocukların velayetidir. Bir haftaya boşanırlar. Çocuklar Naci'de kalır. En büyüğü erkektir; on üç yaşında. En küçüğü de erkektir; on bir aylık. En büyük erkeği askeri okula soktu. Çocuklara da büyük kız Hatice bakmaya başladı. Naci de general kızlarının peşine düştü.

****

Naci onlarca kadınla yattı kalktı. Eve ise sadece üçünü getirdi. Biri ressamdı. Naci'nin çocuklarını tablosunu çizdi

20

ve adını mutluluğun sefaleti koydu. Tablo çok meşhur oldu. Ressamı da. Kadın çok meşhur olunca da Naci'yi terk etti. İkinci kadın ise ortanca oğlu yani babam Memduh'un ilkokul öğretmeniydi. Veli toplantısında tanışmışlardı. Memduh kadına okulda öğretmenim okul dışında anne diyordu. Naci öyle tembih etmişti. Bu kadın da beynindeki tümör yüzünden vefat etti. Naci artık aşka olan inancını kaybetmek üzereyken üçüncü kadın geldi. Adı Huri. Ah Huri. Vah Huri. Elleri kırılasıca Huri.

****

Huri diğerlerine göre daha bir namuslu geçinirdi. Nikah da nikah diye tutturdu. Naci düşünceli. Naci'nin beş çocuğu var, Huri'nin de ilk evliliğinden bir. Olur mu olmaz mı derken Naci kendisini nikah masasında buldu. İmzayı attı ve evde kalan dört çocuğunun yaşadığı sefalete bir de zulüm eklendi.

****

Huri aldı çocuğunu yerleşti eve ama eli işe varmaz. Hizmet bekler. Zaten tüm evin işi Hatice' de iken Hatice'nin yükü iyice artar. Huri gezmesinden Naci aleminden geri kalmaz.

****

Bu sırada Naci ve Huri'nin bir bebeleri olur. Adı İsa. İnsan muamelesi görmeyen çocuklar ise iyice hor görülmeye

21

başlanır. Hatta Huri'nin anası eve her geldiğinde Zeynep'in çocukları için Sarıbayır’ın piçleri Sarıbayır’ın piçleri diye söylenir durur.

****

Evdeki boğazlar artıyor ama Naci'nin maaşı hiç artmıyordu. Her gün evin baş köşesine kurulup bir çocuğun aylık masrafı bu kadar, yıllık masrafı şu kadar diye söylenirdi. Zaten Huri'den her allah’ın günü dayak yiyen Memduh dayanamayıp ortaokulda okulu bırakır ve işe girer. Naci bir şey demez. Huri bıyık altından sırıtır. Memduh maaşını babasına vermek istemezdi ama Naci her maaş günü Memduh'un patronundan onun maaşını alır ve

kuruş vermezdi. Memduh parasız kalınca da evdekilere yalan söyleyerek gece yarılarına kadar mesaiye kalırdı. Eve gittiğinde ise bu saate kadar nerelerde sürttün diye Naci'den dayak yerdi.

****

Ülke gittikçe karışıyordu. Komünistlerle liberaller birbirine girmişti. Her gün kahvehaneler taranıyor, kütüphaneler yakılıyor, okullarda kavgalar çıkıyordu. İç savaş çıktı çıkacak derken General Maşa askeri darbeyle sivil hükümeti devirdi. Hem liberalleri hem de komünistleri içeriye tıktılar. Naci ve onun gibi askerler şüpheli görülen herkesi tutuklamak zorundaydılar. Bazen ellerine isim verilirdi isimleri tutuklarlardı. Bazen ise ellerine bir

22

sayı verilir git bu kadar adamı getir derlerdi. Naci ise sayıyı tamamlayamadığında sokak simitçilerini, işportacıları, seyyar satıcıları tutuklardı. O günlerden sonra azat buzat beni cennet kapısında gözet diyerek tezgahlarında kuş satan adamlar bir daha Sarıbayır'da görülmedi. Sokak simitçilerinin yerini simit satan büyük restoranlar, işportacıların yerini alışveriş merkezleri almıştı. Naci ise üstün hizmetleri için ödüllendirildi ve bir cezaevine müdür olarak tayin edildi.

****

Naci ordu içinde gittikçe güçlenmişti. Önce Huri'nin kardeşini albay yaptırdı. Sonra ise sırayla Memduh'tan küçük olan çocuklarını askeri okula soktu. Geriye ise sadece iki kız

ve Memduh kalmıştı. Büyük kız Hatice reşit olduğu gün kaçtı ve bir daha geri gelmedi. Sadece ne zaman yeni bebesi olsa o zaman haber yolluyordu.

****

Naci cezaevinde mutluydu. Astığı astık kestiği kestik. Rüşvet desen gani. Tabii tüm bunların bir bedeli olmalıydı. Bir gün Naci'ye General Maşa'dan bir mektup geldi. Mektup da cezaevinde hüküm giyen Semih Ensar'ın askeri üniformayla salınma emri vardı. Naci General Maşa'yı çok severdi. Bağımsızlık Savaşı'nda omuz omuza çarpışmışlardı. Darbeden sonra daha kanun çıkmadan General Maşa'nın portresini evine

23

asan ilk kişiydi. Zaten Naci darbeye darbe demezdi. Yirmi ikiler İnkılabı derdi. Çünkü darbeyi General Maşa'nın komutasındaki yirmi iki komutan tertiplemişti.

Semih Ensar yedi kişiyi vurmuştu. Naci onu salmakta tereddüt etti ama paşanın emri vardı. Giydirdi üniformayı, saldı Semih Ensar'ı. Sınırı kaçak geçip Vatikan'a giden Semih Ensar on altı papayı sırayla vurdu.

****

General Maşa bu işe çok sinirlendi. Çünkü Naci'ye giden emir mektubunu o yazmamıştı. Mektubu yazanları, bu işi örgütleyenleri bulup Barış Meydan'ında sallandırdı. Naci'nin ise rütbelerini söktürdü. Naci artık basit bir çavuştu.

****

Rütbeleriyle birlikte maaşı da düşmüştü Naci'nin. Memduh da olmasa aç kalacaklardı. Ev kirasını ödeyemez hale gelmişti. Ne yapıp edip bu işe bir çözüm bulmalıydı. En sonunda çözümü küçük kızı Fatma'yı ev sahibinin oğluyla evlendirmek de buldu ama ev sahibinin köyünde bir adet varmış. Eğer bir evden kız alırlarsa o eve kız verirlermiş. Bu adete berdel derlermiş. Böylelikle miras dışarıya gitmezmiş. Naci kara kara düşünmeye başladı. Koca köy ağasının kızıyla Memduh'u evlendirmek olmaz. Diğerleri ise hala askeri okuldalar. Geriye sadece en büyük oğlu Mithat kalıyordu. Ama Mithat bu işe nasıl bakar. Sevdiği vardır. Adı Sena. Güzel mi güzel, bir içim su. Huri'ye danıştı. Ne

24

yapıp edip bu işi halletmeleri lazımdı. Huri hacılara hocalara gitti, Mithat'a bir güzel büyüler yaptırdı. Mithat Sena'yı unuttu ağanın kızına sevdalandı. Böylelikle berdel işi çözüldü. Artık Naci kira vermeyecekti.

****

Huri'nin önceki eşinden olma oğlu Osman askeri okulu bitirdi. Huri yine büyülerle onu zengin bir kızla evlendirdi. Ancak Osman' a başkası da büyü yapmış olacak ki Osman delirdi. Üniformayla simit satmaya kalktığı için meslekten atıldı. Bu yüzden karısı terk etti. Huri suratına bile bakmadı. Zavallıcık çöplerden ekmek toplar olmuştu. En sonunda da kış günü balkonda uyumuş donarak ölmüştü. Cenazesinde Huri hiç üzülmemişti. Osman'ın çocuğuna da sahip çıkmadılar. Osman'ın karısı da cenazeden sonra kimlik Osman'ın üstüne kayıtlı olan çocuğu alıp zengin olan ikinci kocasının üstüne yaptı.

****

Herkes evlenip yuvasını kurdu. Memduh hariç. Bir de Naci'nin esas evladı İsa hariç. İsa askeri okuldaydı hala. Mezun olmasına çok vardı. Memduh'un evlenme çağı gelip geçiyordu ama kime ne Memduh'tan.

****

O çalışsın eve para getirsin. Memduh eve para getiriyor ama paranın hayrını görmüyordu. Bir gün Memduh evin kilitli

25

kilerine girdi ve orada hayatı boyunca hiç görmediği kadar sucuk, sosis, salam gördü. Evdekilere söylendi. Huri de ona Sarıbayırın piçi diye kızdı. Bu lafa yıllardan beri içerleyen Memduh artık dayanamadı ve evde Huri'yi evde bıçakla kovaladı. Naci araya girdi ve Memduh'u döve döve evden kovdu. Memduh evden kovulunca dışarıdan evi taş yağmuruna tuttu ve camı çerçeveyi tuz buz etti. Kalacak bir yeri olmadığı için belli zaman tren garlarında kaldı Memduh. Sonra büyük ablası Hatice'den haber geldi. Gitti Hatice'nin evine yerleşti ama pek fark yoktu babasının evinden. Yine tüm parasını ablasının eline sayıyor tek kuruş görmüyordu. Baktı bu böyle olmuyor evlenmeye karar verdi. Evlenecekti ama kızı istemeye babanın gitmesi gerekiyordu. Naci'ye haber gönderdi. Naci de kim bilir hangi kerhaneden çıkarttığınla evleneceksin diye buyur etmedi. Memduh'a kızı arkadaşının babası istedi. Memduh evlendi. Günde üç işte çalışmaya başladı. Ama yine de yettiremedi. Tam her şey güzel olmuştu ki Sarıbayır depremi oldu. Depremde karısı öldü, çocuğu sakat kaldı. El mecbur Naci'nin evine sığındı. Gündüzleri çalışıyordu. Çocuğunu da evde bırakıyordu. Huri hayatında hiç çocuk bakmamış ne bilsin çocuğu nasıl bakılır. Tüm çocukları Hatice büyütmüş. Memduh baktı ki çocuk bakımsız kalıyor çıktı oradan. Kendisi bakmaya çalıştı ama olmadı. Çocuk bakımsızlıktan Memduh da dertten tasadan gitti. Naci cenazede hiç üzülmedi. Cenaze namazını ayağındaki yarayı bahane ederek kılmadı. Sonra ise ayağında yaralar çıkmaya başladı. Doktorlara, hacılara, hocalara gitti fayda etmedi.

26

Yara gittikçe vücudunu sardı. Yüzü, gözü, gövdesi yara içindeydi tanınmayacak haldeydi. Kimse ona yaklaşmaz olmuştu. Huri evden kaçmıştı. Sarıbayır'ın o saygı duyulan adamı gitmiş yerine bir vebalı gelmişti. Artık kimse suratına bakmıyor, selam vermesek de olur diyerek yanından hızla kaçıyorlardı. En son çareyi kuşçu olmak da aradı. Evinin damını kuşlar için ayırdı. Her gün azat buzat beni cennet kapısında gözet diyerek bir kuşu saldı ama ne fayda. Kuşlar her gün çiftleşiyor her gün yumurtluyorlardı. Ben bu kuşların hepsini salmadan ölemem diye iç geçiriyordu. Naci'nin tüm kuşları salıp ölmesi on yıldan fazla sürdü. Tesadüf odur ki Zeynep ile aynı gün ölmüştü.

Hayati Pekselim/ 1998 Sarıbayır

Yıllar geçtikçe anladım ki Hayati Amca bunların birçoğunu yaşamıştı. Araştırmalarım da bunu gösteriyordu. Hikayeye gelince de bu hiçbir yayıncının yayınlamaya tenezzül bile etmeyeceği bir öyküydü. Çünkü anlatılanlar hem gerçek hem gerçek dışıydı.

27