Elimizde olmayan, elde etmeye teşebbüs etmediğimiz ya da uğraşsak da elde edemediğimiz her şeyi rüyalar yoluyla elde edebiliriz. Sanatın ham maddesi de rüyalardır. Fernando Pessoa
Marksist edebiyat kuramı çalışmalarıyla tanınan Terry Eagleton, sanatın gündelik hayatla iç içeliğini “şayet sanat biraz tuhafsa bu gündelik hayatın da ziyadesiyle garip olmasındandır” diyerek açıklar. Bu durumda her sanat yapıtı biraz da üretildiği zaman ve mekândır ve zaten bunları içerdiği veya bunlara eleştiri getirdiği oranda güçlü kalır zamana karşı. Türk edebiyatı için bunun ilk akla gelen örneği sanırım 60 darbesini hazırlayan karanlık günlerde yazılan ve hemen darbenin ertesinde yayımlanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü olacaktır. Tanpınar’ın üretildiği günlerin karanlığına inat renklilikteki eserinin tuhaflığında şüphesiz yazıldığı zamanın ve yerin payı büyüktür. Latin Amerika’nın üretkenliği gelenek haline getirmiş bir edebiyat damarına sahip olmasını da bununla açıklayabiliriz sanırım.
Genç yazarları veya oluşumları takip edenlerin ismini Peyniraltı Edebiyatı dergisinden hatırlayacakları Selim Bektaş’ın bu ay İthaki Yayınları etiketiyle raflarda olacak Muz Beyazı da tuhaflığını biraz da yazıldığı – bizim de ne
yazık ki içinde yaşamaya mecbur bırakıldığımız – zaman ve mekânın her yönden gülünç ve acayip durumundan aldığına inandığım bir ilk roman.
Epigraflarıyla ilkel zamanlardan beri anlatıların başat teması olan rüyayı en güzel işleyen iki yazara, Edgar Allen Poe ve Marguerite Yourcenar’a selam çakan, karakterleriyle de kendisine – ve elbette okura – Boris Vian’dan Eva Green’e, Meksika şapkalarından Amerikan kanun kaçakları Bonnie ve Clyde’a, Richard Brautigan’dan Günlerin Köpüğü’ne göndermelerde bulunan özgün bir anlatı evreni kuran Bektaş, rüyaların belediye ve tapınak tarafından yasaklandığı, şirketlerce pazarlandığı, bir rant malzemesi haline dönüşüp iktidar yalakası zenginlerin lüksü haline geldiği bir şehre
Sayfa 8 yükleniyor…
götürüyor bizi. Roman, düş görmenin kitaplarda kalmamasını, ebeveynlerin çocuklarına rüya görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmalarındansa çocukların da eskisi gibi rüya görebilmesini isteyen ve bu yüzden de ‘Radyorüya’ adında bir düzenek tasarlayan Vladimir Vian’ın yolunun morgda çalışan Mehmet Peru’yla kesişmesinin ardından başlayan sıra dışı bir maceraya davet ediyor okurunu. Yazar, ilk kitabında niçin rüyaların peşine düştüğünü de Vladimir Vian’ın ağzından açıklıyor sanki: “Rüya görmek önemlidir çocuk, seni ayık tutar.”
Muz Beyazı, en masum kitapların, henüz basılmamış olduğunu düşünenler ve sonrasında neler yazacağını merak ettiren yeni bir isim keşfetmek isteyenler için masumiyetini daha yeni kaybetmiş, yazarın sahipliğinden daha yeni sıyrılıp okurun olmuş taze bir alternatif. Uzun zamandır, hayal gücü ve muzipliğin böylesine ahenkli ve kararında kullanıldığı yetkin bir ilk roman olsa da kısalığının da hızlandırıcı etkisiyle çabucak sona eriyor. Ancak kendi içinden bir cümleyi değiştirerek tarif etmek gerekirse, Muz Beyazı’nın bittiğini anlıyorsunuz ama okumuş olmanın verdiği zevk asla bitmiyor. Çünkü iyi kitaplar; rüyalar, insanlar ve sincapların aksine asla ölmüyor:
Rüyalar da insanlar ve sincaplar gibidir.” dedi Vladimir balığa bakarak. “Onlar da doğar, büyür ve ölür. Kâbus veya güzel bir rüya, gördüğümüz şey ne olursa olsun uyanmak kaçınılmazdır.”
Çizim: İsmail Sertaç Yılmaz