Avluda Bir Gün Daha

Pınar İmge Durukan

 

 

Güneş yükseliyor ve ısıtıyor soğuk demir parmaklıkları, ne kadar zaman geçerse geçsin korurlar soğuk özlerini… Güneş yükseliyor ve bir kez daha başlıyor kabullenişin kucaklayışı mahkûmları. Yani bizleri… Özgürlüğü elinden haklı ya da haksız alınmış bir yığın insanla birlikte beton ve parmaklıklarla çevrili bir alanda “İçeriye Gir” komutuna kadar kısıtlı özgürlüğü yaşıyordum. Monoton günlerimizin en beklenen anıydı bu saatler. Kimileri içeriye tıkılmış olmanın verdiği bunaltıcı hisle dışarı atar atmaz kendini hızlıca yürüyüp durmaya başlardı ortadaki boş alanda. Büyük, geniş avlunun köşelerinde bekleyen gardiyanlar bizleri umursuyor gibi görünmüyorlardı. Ben bir köşede boş bir bank bulup oturmuş etrafımı izliyordum 683 gündür. Tam 683 gün geçmişti buraya getirildiğimden beri ve daha geçecek 287 günüm vardı. Buraya gelip parmaklıkların arkasına girdiğim an zaman benim için yavaşlamaya başlamıştı, gittikçe de yavaşlıyordu. Uyumak, yürümek… Nefes almak bile içini titretiyordu insanın. Bu, burada zaman geçirip, günlerimizi paylaştığımız herkes için geçerliydi.

Arkama yaslandım, o sırada kapıdan gülümseyerek giren

16

iki kişiyi fark etmiştim. Neşeli insanlara sık sık rastlanmazdı burada, büyük kavak ağacının yanından geçip koşarak küçük bir kalabalığın yanına geldiler. Benim dışımda birkaç kişinin daha dikkatini çekmişti neşeleri. “Çıkıyorum!...” Bu kelime gelmişti bütün konuşmaların arasından kulağıma. Demek ki biri daha dünyaya geri dönüyordu. Birkaç gün önce biri daha gitmişti, tüm anılarını burada bırakacağını ve yeni bir başlangıç yapacağını söyleye söyleye… Kapıdan çıkar çıkmaz arkasından gülüşmeler başlamıştı biri bir hafta biri de birkaç ay diyordu geri dönüşü için. Vedalaşmalar sürerken kafamı birkaç gardiyanın konuşmakta olduğu köşeye çevirmiştim, diğerlerinden daha kalabalık bir topluluğu göstererek birbirlerine, oraya doğru yürümeye başlamışlardı belli ki gene bir tartışma yaşanacaktı. Avlularda yaşanan tartışmalar da hayret verici olmazdı, eğer burada birkaç ay kalmışsanız bunlara alışırdınız.

Ayağa kalktım ve duvar kenarlarından yürümeye başlamıştım, kalabalık ortada dolaşıyordu bu yüzden kenarlar genelde boş olurdu. Herhangi bir tartışma ortamında da bulmuyordum böylece kendimi. Kendi içine tamamen yönelip bakışlarından bıkkınlık çıkan kişilerle çakışmak istemezdim, sakince süremi geçirip buradan çıkmayı bekliyordum. İki küçük ağacın yanından geçerken bir şey dikkatimi çekti ve oraya yöneldim. Beyaz bir kuş ağacın dalına konmuş etrafı izliyordu. “Merhaba.” Dedim, birkaç saniye bana baktı ve sonra ötmeye başladı. Yüzümde belirsiz bir tebessüm belirdi.

17

“İçeriye girin!” Gardiyanların bağırışları ürkütmüş olmalıydı ki bir anda huzursuzca kanatlarını çırpmaya başlamıştı.

Ağaçların yanından uzaklaşmaya başladım, ara ara da arkama bakıp onu izliyordum; önce ağaçtan yukarıya oradan da parmaklıkların üstünden uçtu. Zaman onun için pek bir şey ifade etmiyordu. Bizim içinse içinden çıkılmıyor. Ben de önüme dönüp kapıya yaklaşmaya başlamıştım. Beş dakika öncesinden çok daha farklı görünüyordu bahçe, boşken daha bir farklı hikayesi vardı bahçenin. İçinde üç ağacın bulunduğu, boş, bazen özgürlüğüyle buraya gelen başka canlılara da kucak açan hava alma alanıydı işte, kimilerini dışarıdaki parmaklıklara hasret bırakan kimilerine ise kaybettiklerini parmaklıklara yazdıran…

18