"Kimsenin fikrine katılmıyorum. Benim kendi fikrim var."
Turgenyev
Kaç farklı kimlik taşıyoruz cebimizde? Kaç farklı maske var gardırobumuzda? Ne zaman, hangi şartlar altında gerçek anlamda kendimiz olabiliyoruz? Kimsenin davetli olmadığı düşüncelerde mi benliğimiz?
Çoğu zaman derin bir varoluşsal bunalımın nedeni olmuş bu sorular. İnsanlık tarihi boyunca kimi filozof ve yazarlar bu soruları cevaplandırmaya çalışmış ve kaydettikleri ilerlemeleri bizlerle kitaplarında paylaşmışlar fakat bu cevapların hiçbiri tam anlamıyla tatmin edici değil. Eminim bu cümle kulağa iddialı geliyor. Elbette bu bağlamda literatüre tamamıyla hakim olduğumu iddia etmiyorum fakat bu düşüncemin temellendirmesini insanın biricikliği üzerinden yapıyorum. Dolayısıyla bu alandaki felsefi birikim yolun büyük bir kısmını kat etmemizi ya da kısmi nitelikte cevaplar üretmemizi sağlasa da kendi bireysel bunalımımızı çözecek ölçüde bir cevap bulmak oldukça zor. Entelektüel anlamda genel bir bunalım da olsa herkes kendi öznelliğini
katıyor bunalımına. Sorular aynı fakat farklı cevapların peşinde koşuyoruz. İnsan denen karmaşık biyolojik yapıyı ve onu daha da karmaşıklaştıran, diğer organizmalardan farklı kılan bilinci anlayabilmekten geçiyor aradığımız cevaplar. Ancak bunu yapabildikten sonra kendimizi bulabilir ve ifade edebiliriz.
Bir insan bir romandan, bir şiirden, bir şarkıdan daha fazlasıdır. Bir romandakinden, öyküdekinden daha karmaşıktır mesela karakter tahlili. Bir şiirdekinden çok farklıdır doğa tasvirleri. Bir şarkıdakinden daha fazla akorları... Düşüncelerinde bir olay örgüsünden daha fazlası vardır. Sayamayacağımız kadar karakter yaşar beyninin kıvrımlarında. Bir insan biraz Lenny biraz Shevek olabilir mesela. Kimselere göstermediği ücra bir köşede Christopher McCandless hala yaşıyor ya da A las Barricadas çalıyor olabilir. Adını koyduğumuz ara veya ana renklerle ifade edemeyiz insanı. Henüz adını koymadığımız, koyamadığımız, bilmediğimiz renklerdir insanı insan yapan.
Bir noktada hepimiz kendimizi tanımlama ve bu yolla kendimizi ifade etme çabasına giriyoruz. Kimimiz kendimizi varoluşçu esintilerin koynuna bırakıyor, kimimiz nihilizmin bataklıklarında çırpınıyor. Kimimiz apolitizmi çözüm olarak görürken kimimiz siyasi bir duyarlılık geliştiriyor. Kimimiz bir meşguliyet, aidiyet ararken kimimiz bunu topyekûn reddediyor. Bunları yaparken de en büyük derdimiz tutarlılık oluyor. Farkında olmadığımız ve belki de farkında olduğumuz
fakat kendimize itiraf edemediğimiz gerçek şu ki tutarlılık dogmatizme içkin. Tutarlılık belli bir seviyeden sonra dogmatizme gebe. Mücadele ettiğimiz, bastırmaya çalıştığımız anti-tezleri zihinlerimizden def etmemeliyiz. Onlara sımsıkı sarılmalı ve hatta tutarlılığımızdan ödün verme pahasına bu "acaba"ları da ifade etmeliyiz. Bunu yaparken de endişe duymamalıyız çünkü en nihayetinde insan olarak algısal anlamda çelişkilerle doluyuz. Marilyn Monroe’nun kaçamak bakışlarını görüp ona kur yapmayan bir Don Juan; Hitleri on yedi yerinden kurşunlayan ve cesedinin üzerinde piposunu tüttüren bir Gandhi var içimizde.