Daha önce her ne kadar Yeraltından Notlar, Beyaz Geceler, Kumarbaz gibi bazı kitaplarının kısaltılmış kötü çevirilerini okumuş olsam da Dostoyevski ile gerçek tanışmamı Ergin Altay’ın kapsamlı çevirisinden okuduğum Karamazov Kardeşler olarak sayarım.
Taşralı bir Rus ailesi üzerinden dini, politikayı, baba katilliğini, aşkı, suçu ve suçluluk psikolojisini, tüm ayrıntılarıyla hayatı; Orhan Pamuk’un ifadesi ile ansiklopedik boyutlara ulaşacak derecede derinden irdeleyen Dostoyevski’nin bu eseri, okumadan önce üzerine düşündüğüm birçok konuyu
Sayfa 7 yükleniyor…
böylesine yürekten anlattığı için daima hayatımda okuduğum en iyi kitaplar arasında yer alacaktır.
Dostoyevski’yi belki de dünyanın en iyi yazarlarından biri yapan özelliği şüphesiz ki yarattığı karakterlerin fizikselliğinden ziyade psikolojilerinin ruhumuza unutulmaz biçimde işleyebilmesi, romanı okuduğumuz süre boyunca kendimizi karakterlerden biriyle hatta birkaçıyla birebir özleştirebilmemizdir.
Yaşları sırasınca Karamazov Kardeşler hayatlarımızın gelişim dönemlerini gayet başarılı bir şekilde örnekler bir bakıma. Alyoşa; çocukluktan kalma saflığın, tüm insanların iyiliğini isteme duygusunun, Ivan; asi, dini sorgulayan ve çözümü kitaplara sarılmakta bulan gençlik dönemlerimizin, Dmitri ise paraya ve kadına düşkünlük ile olgunluğun (her ne kadar paraya ve kadına düşkünlüğün bir olgunluk sayılmaması gerekse de) “tip” olmayı başarabilmiş temsilleridir. Zira sanırım roman boyunca –özellikle de Büyük Engizisyoncu bölümünde- kendimi Ivan ile özleştirmemi, kitabı ilk gençlik dönemimde okumuş olmam ile izah edebilirim. Kitabı okudukça Ivan Karamazov’un, Camus’un Merseault’u ve Sartre’in Antoine Rouqentin’i ile yarışır derecede varoluşçu bir karakter olduğunu keşfetmem, ara sıra duraklayıp “Ivan Karamazov benim!” diye bağırmama sebep olmuştur.
Roman boyunca ara ara gördüğümüz fakat yarıdan sonra kitabın başkahramanlarından biri haline gelen üvey kardeş Smerdyakov ise kendimin de zaman zaman sorguladığı, varlığını hayal ettiği bir üvey kardeşe sahip olma ihtimalini temsil etmiştir.
Dostoyevski romanlarında kahramanlar yoktur, maddeye bürünmüş düşünceler vardır. Bu durum da kitaplarındaki her karakteri sorgulamaya iter bizi. Bu açıdan bakıldığında da özellikle zorlu sürgün yılları sonrası edebi verimlerinin hepsinde üzerinde durduğu üç ana kavram vardır: Acı, suç ve din.
Dünyada kuzuyu yiyen kurdun psikolojisini Dostoyevski kadar iyi anlatan bir yazar daha yoktur. Eserlerinin hemen hemen hepsinde yer alan acı; ahlaki temizlenmedir, tanrısal mutluluğa giden yolu çizer. Günahların bir sonucu değil, onları affettirmenin bir yoludur ve kişi kendi kendini affetmediği sürece de başkaları onu affetse bile acı devam edecektir. Bunu belki de en belirgin olarak babasını öldürmemesine rağmen kürek cezasını kabul eden Dmitri Karamazov’da görürüz. Öldürmemiş olsa bile hayalini kurmuş olması Dmitri’nin acı çekmeyi kabul etmesini sağlamıştır.
Her ne kadar ben asla kabullenemesem de yazara göre suç, tanrıtanımazlığın sonucudur. Baba katilliği ise suçun varabileceği en son aşamadır. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un “Dostoyevski ve Baba Katilliği” makalesinde de yorumladığı gibi Karamazov Kardeşler, sert bir babanın oğlu ve aynı zaman sara hastası olan Dostoyevski’den derin izler taşır. Yazarın “Suç ve Ceza”da da olduğu gibi bize sorgulattığı esas nokta, amiyane bir tabirle “Muzurun katli vacip midir?” sorusudur. Neticede baba sadece hayat veren değil aynı zamanda hak edebilen de olduğuna göre dul kaldıktan sonra çocuklarıyla ilgilenmeyen baba Karamazov bu sıfatı ne kadar hak ediyordur?
Ivan Karamazov’un kafasında tasarladığı ve İsa’nın yeryüzüne yeniden inişinden sonra büyük engizisyoncu tarafından yargılanmasını konu alan mensur şiir de yazarın, Katolikliğin ve Protestanlığın derin bir eleştirisini yapıp, dünya barışını Rus Ortodoksluğunda görmesini konu alır. İnsanlık olarak bu kadar ortak noktamız varken çözümü dinde araması bana Dostoyevski’nin yolun sonuna doğru haksız çıktığını düşündürtse de çoğu kişinin gençlik yıllarında sorguladığı din, acı ve suç olgularını adeta bir mahkemeye çıkartırcasına romanın başından sonuna kadar sorgulamasından, bu kadar farklı karakteri, ince ince işlendiği kadar uzun da olan bir olay örgüsü içinde buluşturabilmesinden ötürü, Karamazov Kardeşler, bana göre en çok da gençken okunması gereken bir eser.