Hayatın Amorti Verme Şekli

Hakan Çevik

Ailesi İstanbul dışında; kendi, içinde yaşayanların belli zaman dilimlerinde gerçekleştirmesi gerekenler vardır. Ama kimse bunun zorluğundan şikayet etmez. Sırf, “İstanbul seni değiştirmiş.” lafını duymamak için. Mevsimliktir bu zorunluluklar. (Bahar gelip, havalar güzelleşince İstanbul’a akın eden eniştenin kardeşine bedava tur rehberliği, yaz gelip okullar tatil olunca çocuğunu kapıp senin yanına gelenlere adalarda yüzme dersi, sonbaharda üniversiteyi yeni kazanan komşunun kızını kayda götürme ve yer-yurt bulma vs.) Bu zorunluluklardan biri de kuşkusuz yılbaşında, akrabalar tarafından sipariş edilen “Nimet Abla” kaşeli biletleri almaktır. Özellikle Nimet Abla…

Rüştünü ispatlamış, defalarca milli olmuş piyango bileti satan bu gişe Aralık ayında satışa başlar ve Eminönü’nden Karaköy’e ulaşan kuyruk, insanın ömründen net 1 ay götürür. Kuyrukta beklerken “Aynı bilet, aynı şans, kısmetinizde varsa buna da çıkar!” sözleri arasında bilmem kaçıncı kez beklemeye başladım, çıkmayacağını bile bile. İki saat bekledikten sonra yandaki kuyrukta (doğal olarak beliren) sokak röportajlarına kulak verdim can sıkıntısından. “Eğer çıkarsa yapacağınız ilk şey nedir?” Bu ve buna benzer sorulara öyle cevaplar duyuyordum ki teyzelerden, (ister istemez) gülümseyerek “çok saçma” dedim içimden. Arkamdaki kız "Saçmaysa niye bekliyorsun o zaman." dedi. Demek ki içimden söylememiştim.

13

Afalladım, utandım biraz. Cevap vermek için arkamı bir döndüm ki… Yüzüne büyük gelen o yemyeşil gözlere bakınca öylece dona kaldım. Değil cevap vermek, nefes alamadım 10-15 saniye. Sokağın ortasına bırakılmış ev eşyası gibi, biblo gibi kalmıştım sanki. Kafamı sağa çevirdim, bir iki fırt nefes alıp “Kendime almıyorum.” diyebildim belli belirsiz. Sonra kendimden emin ekledim, “Bana saçma geliyor.”

-Bir nevi zorunluluk yani?
-Yani
-Sana saçma gelen her zorunluluğu yerine getirme konusunda hep bu kadar ısrarcı mısındır? Nerdeyse 2 saattir önümde bekliyorsun da…
“Haydaa… Bu kız piyangodan mı çıktı.” dedim içimden söylediğime emin olarak.
“Her zaman değil ama bazen oluyor. Yani ara sıra.” Bakmaa… sakın bakma gözlerine! Yukarı bak, aşağı bak, sağa bak ama sola sakın bakma!
-Kendin için niye almıyorsun peki?
-Şanslı değilimdir ben pek. Alsam amorti bile çıkmaz.
-Bak ben çok şanslıyımdır. İstiyorsan şöyle bir şey yapalım: Alacağımız biletleri değiştirelim, eğer çıkarsa biri diğerini arasın. Heh ne dersin?
Lan acaba iş mi atıyordu kız? Tabii yaa! Numarasını istemem için iş atıyordu.

14

“Tamam kime çıkarsa diğerini arasın.” dedim. “Anlaştık.” dedi. Bu arada sıra bize gelmişti gişede. Akrabalara aldığım biletler haricinde 2 bilet daha aldım ve değiştirdik biletleri. Kız döndü arkasını yürümeye başladı. Mal oldum birden ve istemsiz peşinde buldum kendimi.
-Eee, nasıl arayacağız birbirimizi? Bana çıkarsa numaran yok bende.

“Senin numaran da bende yok ama kim zengin olursa, buna sebep olan kişiyi araması için yeterli parası olacak.” dedi göz kırptı ve yine döndü arkasını yürüdü ve gitti. Hani derler ya basiretim bağlanmıştı sanki bi “Adın ne?” bile diyemedim. Hadi ben soramadım insan kendini tanıtmaz mı? Bu kadar gizem niyeydi? Bir film sahnesi gibi dönüp gitmişti. Zaten o sahneden sonra film kopmuştu bende. Yılbaşı yaklaştıkça “Ya bana çıkarsa” diye saçma sapan hayaller kurarken yakalıyordum kendimi gün içinde. Hayatımda ilk defa hayal kurmaya başlamıştım ve yeniydim bu işte. O yüzden kurduğum hayaller çok güdük kalıyordu, bilet kuyruğundaki teyzelerinkine göre. Sonra o kız geliyordu aklıma… Gitmiyordu bir türlü. Lan çıkarsa eğer, nerden bulacaktım ben bu kızı. Anlayacağınız iyice arızaya bağlamıştım. Ne diyorum ben? Büyük ikramiye bana çıkacak da ben de onu bulacağım.

Velhasıl yılbaşında ikramiye çıkmadı ama iki tane amorti biletim vardı cüzdanımda. Çıkmamıştı işte, hayal kurmaya da gerek yoktu o kızı bulmaya da.

15

Aradan bir hafta kadar geçmişti. Eminönü’ne bir iş için gitmiştim. Birden “Amortiler alınır, bugün çekiliyor.” dedi seyyar biletçi 9’undaki çekiliş için. Gittim Nimet Abla’nın oraya, değiştirdim biletleri. (Neden seyyar biletçiden değiştirmemiştim de illa Nimet Abla’ya gitmiştim? O kızı belki az da olsa yeniden görebilme umuduyla mı yoksa akrabaların kazandırdığı alışkanlık mıydı? Orasını tam bilmiyorum.) Normal biletler, yılbaşı biletlerinden daha ucuz olduğu için 2 tl ekleyip 5 bilet alabiliyordum. Ertesi gün internetten baktım 3 amortim vardı 19’undaki çekiliş için. Şimdi kim gidecekti Eminönü’ne, sıkılmaya başlamıştım bu işten. Zaten çıkmıyordu. Bu işe son vermek amacıyla gittim sonu 0’la biten 3 bilet seçtim sırf çıkmasın diye. Gel gör ki bu seferki amorti rakamları “0” ve “7” idi. Resmen kurtulamıyordum bu işten. Her seferinde bu son diyordum, elimde bir tane kaldı derken bu sefer de son iki hanesine amorti tutuyor ve istemsiz olarak bilet sayım sabit kalıyordu.

Biletlerden kurtulamadığım için de hayal kurma isteğim yatağa yattığımda beni ele geçiriyordu. Hayal kurmayı da az çok öğrenmiştim. Uzun, planlı ve mantıklı hayaller kurabiliyordum artık ve istisnasız hepsinde adını bile bilmediğim o gizemli kız vardı. Soğuktan korunmak için taktığı o şapkanın altından, bir kaşını kaldırıp hafif sorgular gibi bakışını unutamıyordum. Hakkında hiçbir şey bilmiyor, ona soramadıklarımı da hayallerimde tamamlıyordum. Kendime kızıyordum. (Heyecanlandığımdan mı yoksa abazan gibi

16

gözükmemek için mi onu tam bilmiyorum.) Doğru dürüst bakamamıştım yüzüne kızın. Keşke kaçırmasaydım gözlerimi, yüzüne büyük gelen o yemyeşil gözlerden. Günler böyle geçiyordu. Her ayın 9-19-29’undaki çekilişlerinde en az bir amortim oluyor ve…

Çıkmıyordu işte büyük ikramiye, o kız. Gitmeyecektim bir daha… Ama ve lakin ezan sesini duyunca hacı dedem kendini nasıl camiye atıyorsa, ben de bir yerden geçerken herhangi bir seyyar piyangocudan “Ya çıkarsa” sözünü duyunca Nimet Abla’nın önünde buluyordum kendimi. 5. ayın sonuna geldiğimde, büyük ikramiye (karşıma) çıkması ümidi yavaşça tükendi. 7. ayın sonunda (karşıma) çıkmasını da beklemiyordum, artık amortide çıkmıyordu ben yeni biletler alıyordum. En azından 1 amorti (fotoğrafı) olsa çok iyi olacaktı. Büyük ikramiyeden vazgeçtim, amortiye razıydım yani. Günler böyle geçmeye devam ediyordu.

İşten son zamanlarda geç çıkmaya başlamıştım. Eve gelince internetten yalap şalap haberlere göz atıp, yemek bile yemeden yatağa kendimi zor atıyordum. Ama uyumadan önce hayal kurmayı hiç ihmal etmiyordum. 8. Ayın sonuydu 30 Ağustos Özel Çekilişi vardı. İlk defa bilet alamamıştım ve ibadetini yapamamış bir dindarın pişmanlığı, huzursuzluğu vardı. Ayın 29’u akşamıydı, eve yine geç gelmiştim. Yatmadan haberlere de göz gezdirirken, birden onun fotoğrafına rastladım. Gözlerini buğulamışlar ama kesinlikle oydu. Heyecanlandım, mutlu oldum, şaşırdım, korktum… evet hepsini

17

1 saniyeden kısa bir sürede yaşadım. Haberin başlığı “İstanbul’da Vahşet”ti. Aceleyle açtım haberi. “Geçtiğimiz hafta sonu 3 kişi tarafından kaçırılan Gizem G. önce tecav…” Gerisini okuyamadım. Boğazıma bir ağlamak düğümlendi, sonra ağlayamadım. Haberin sonunda cenazenin yarın öğle namazına müteakip Şişli Camii’nden kalkacağı yazıyordu.

Yarının olması sanki yıllarca saat aldı. Cami avlusuna girmeden yaka fotoğrafı dağıtılıyordu. İşte o fotoğrafı…

O gözleri gördüğümde, boğazımdaki düğüm çözülüverdi. Gözlerindeki yeşili bir daha görebilme ihtimali eridi gitti o an… Elimde kalan, sadece siyah beyaz bir fotoğraftı. Hayatın amorti verme şekli ne tuhaftı! Binlerce kişi vardı benim gibi, onu tanımadan cenazeye katılan, hıçkırıklarla konuşan. Bir an düşündüm, hiçbir farkım yoktu o kalabalıktan. O yoksa hayaller de yoktu artık. Çünkü aylardır, içinde onun olmadığı tek bir hayal kurmamıştım… Bundan sonra kuracaklarımın üzerine de bir çizgi çekmem gerekti. Fotoğrafıyla avunarak, içinde onun olduğu bir hayal kuramadan yaşayacaktım artık.

18