Saç diplerimden terliyordum. Aslında nasıl buraya geldim, o kara cenaze gününden bugüne kaç zaman geçti, o bendeki kayıp zaman içerisinde neler yaptım hiçbirini bilmiyorum. Tek bildiğim Kurtuluş Parkı’nın orta yerinde, karşımda Panera, saç diplerimden terliyordum.
O malum günde güneş Ankara’nın üstüne usul usul fısıldıyordu. Yerlerde artık son günlerini yaşayan kar parçaları, güneşin fısıldadığı vesveselere dayanamayarak eriyordu. Çamurlara, ezilmiş otlarla onları ezen ayak izleri karışmıştı. Uzaktan umarsız otobüslerin kornaları ve güvercinlerin kanat sesleri duyuluyordu. Bir memur ağzıyla simidini, gözleriyle salınarak yürüyen iki üniversiteli kızı çiğniyordu. Köpeklerini gezdirirken bir yandan koşusunu yapan adamlar, ellerinde eczane poşetleriyle yürüyen başörtülü teyzeler, bir banka kurulup vatanımızın halini tartışan emekli amcalar, elindeki plastik poşetten ekmek kırıntılarıyla kuşları besleyen mahzun bakışlı gençler adeta bir döngü oluşturmuştu. Karşımda Panera, bunlar etrafımda, bunaltıcı sıcakta devamlı bir tavaf içerisindeydiler. O sırada yolun karşısındaki Aspava kolonlarından patlattığı salak saçma Türkçe Pop şarkılarına ara verdi ve öğlen ezanı okunmaya başladı. Amcalardan biri “parasını almasalar ezan bile okumaz bu imamlar” diyerek kendince bir şeyleri tiye
alıyordu. Ezan okunuyor, sistem eleştiriliyor, canlı bombalar kendini patlatıyor, ben hala Panera’ya bakıyordum. O da aynı bakışlarla bana karşılık veriyor, durduğu yerden kıpırdamıyordu. Belli ki hamle sırası bendeydi. Bu kez avuç içlerimden terliyordum.
Soluğumu tuttum, üzerimizden güvercinler havalandı. Bir ömür utanma sıkılmadan sonra ağzımdan belli belirsiz bir merhaba döküldü. Sonra yine sessizlik. Belki duymamıştır diye tekrarladım kendimi: “Merhaba Panera”.
O ise önce sustu, etrafını kolaçan edercesine iki yana doğru hafifçe sallandı. Benimki kadar sessiz ve derinden, tıpkı bir hışırtı gibi “merhaba” dedi veya bana öyle geldi. “Seni arıyordum” dedim, “Şu an söyleyeceklerim sana çok anlamsız gelecek biliyorum ama lütfen dinle beni.” dedim. Yanına iyice yaklaştım ve dibine çöktüm. “Panera, ben ne yaptığımı inan bilmiyorum. Bir süredir kendimde değilim. Annem öldü, işten atıldım, görünüşe göre parklarda da yatıyorum. Ben bu adam değilim. Ben bu gördüğünden çok daha fazlasıyım. Çok daha yalnızım, çok daha muhtacım mesela.”. Aptalca gülümsemiştim bunları söylerken, Panera ise hiç yargılayıcı olmayan bakışlarla bana kulak veriyordu. Duruşu sadece bana değil tüm insanlığa güven veriyordu sanki. O öyle bana baktıkça gönlümden ona doğru asma köprüler bağlanıyordu. Bütün insanlığa musallat olan suçluluk duygusu, onun yanında hükümsüz bir histi sadece. “Bana yardım et, Panera”
Kim anlatmıştı şu an yemin ederim ki hatırlamıyorum ama şöyle bir hikâye duymuştum zamanında. Eğer kozasından yeni çıkan bir kelebek görürsen onun aralıksız çırpınışına şahit olurmuşsun. Kanatlarını kolayca ayırıp uçamazmış, kendini oradan oraya vurarak son gücüyle o renkli zarları hareket ettirmeye çalışırmış. Bizler ise hisli ve kudretli yaratıklar olarak onlara acıyıp kanatlarını onlar için ayırmaya yardımcı olup sonra diğer ihsan bekleyen küçük yaratıkların yanına koşarmışız. Ne kadar büyük gönüllü bir jest değil mi? Değil işte. Eğer o kelebek kanatlarını bir kez kendisi açamazsa bir daha asla uçamıyormuş meğer. Çünkü ne kadar muhteşem gözükürse de o kanatlar bir o kadar da narinmiş. Kanatlarımı benim yerime açanlara lanet olsun. Bana Panera ikinci şansı verdi bugün.
Gözlerimi kapatıp kucağına yatmıştım. “Sana daha önce kimseye anlatmadığım bir şey anlatacağım.” dedim. “Ben küçüklükten beri bir rüya görüyorum. Daha çok kâbus gibi ama sonu güzel. Rüyamda okul bahçesindeyim hava çok karanlık. Okuldayken etüt saatlerimiz vardı bizim. Hava kararınca bil ki etüde geç kalmışsın. İşte öyle geç kalmışım rüyamda. Sonra eli sopalı öğretmenlerin beni aramaya çıktığını görüyorum. Beni bulmamaları gerek. Bulurlarsa dayak yerim çünkü. Bulurlarsa çok kızarlar, küfür ederler falan çünkü. Ama okulun bahçesi de öyle açık bi alan ki nereye kaçsam kabak gibi ortadayım. O kadar yaklaşıyorlar ki bana can havliyle Atatürk büstünün arkasına saklanıyorum. Sonra ne oluyor biliyor musun? Tam hepsinin nefeslerini ensemde
hissederken; ama hepsinin yani öğretmenler, patronlar, tinerciler, babam falan hepsi orda. O sırada sen çıkıp geliyorsun. Ciddiyim ilk başlarda annem zannediyordum geleni, sonra Luna dedim adına. Meğer o senmişsin Panera. Meğer hep seni aramışım.” Ruhuma huzur üfleyen bir sesle şşş dedi. “Tamam artık ben buradayım, bunların hepsi geride kaldı…” dercesine bir sesti bu. Kalp atışlarımdan terliyordum. Ellerim sıkı bedenini delicesine dolaşıyordu. O beni annem gibi okşuyor, ben onu meczuplar gibi öpüyordum. Bir daha hiç bırakmayacakmış gibi kollarımla sarmak istiyordum Panera’yı. Panera ise beni kabul ederken adeta o gizli cennet bahçesinden birkaç armağan bahşediyordu. Koyun koyuna yatarken mutluluktan ölsem yeriydi.
Tekrar gözlerimi açtığımda ikindi sıcağı adeta öğlenki sıcağı aratıyordu. Üzerimdeki kapüşonlu ve şişkin kaban kefen gibi vücuduma sarılmıştı. Taş kaldırımlar bile yapışkan sıcaktan bayılmıştı. Kafamı hafifçe kaldırdığımda onun gölgesini gördüm. O azametli gölge hafif hafif üzerime doğru eğildi. “Hadi artık!” dedi Panera. Gitmem gerektiğini anlamıştım. Kendime söz geçirmek ilk defa bu kadar zor gelmişti bana. Sonra içim tarifi imkânsız bir buruklukla doldu. Ağlamaklı bir sesle “Seni bir daha ne zaman görebilirim?” diyebildim. “Ben hep buradayım.” dedi. “Ben hep burada olacağım, C.” Fakat kolayca anlaşılabileceği üzere bu kısa görüşme bana yetmemişti. Öylesine bir birleşme gerekliydi ki Allah o bulunduğu yerden biz acizlerin arasına teşrif edip muazzam elleriyle bizi ayırmaya kalksa, gücü
yetmesin. Kış masallarıyla uyutulduğum yeterdi. Şimdi Panera’yla bahar türküleri söyleme vaktiydi. Gün benim şefaatçimle vuslat günüydü. Gün sarsılmaz imanımdan terlediğim bir gündü.