Onu bekleyişimin bilmem kaçıncı günü. Bu bekleyişi yazmayaysa bugün karar verdim. Niçin bekliyordum? Onu yeniden görebilmek için. Görebilmek ve umut ve ümitsizlik arasında yıkıma uğratılan varlığımı göstermek için biraz da. Halbuki mavi bir naylon brandanın altında yağmur damlalarına takılırken gözlerim, anlattığı şeyler bir hayli ilgimi çekmiş, içinin içime ne kadar benzediğine kanaat getirmiştim. Bunun için bile sevilebilirdi bir insan. Öyle yaptım.
En komik kimin babası öldü anısını anlatırken muhtemelen kafamda üzüntülü bir sahneyi canlandıran ben, onun yüzündeki kayıtsızlık ifadesini görünce gözümde biriken yaşları o fark etmeden yok etme telaşındaydım. Babası o henüz beş aylıkken kendisinin dahi bilmediği sebeplerden sınırı geçip Ermenistan’a giderken vurulmuş olması, dedesinin abisini ve annesini de alarak Kars’tan İstanbul’a göç etmesine neden olmuştu. Abisiyle birlikte yatılı bir okula yazılmış babasız büyüyen çocuklarla artık alışılmışın ötesinde, yatakhanenin karanlık merdivenlerinde birbirlerine babalarının nasıl öldüğü üzerinden espriler yapıp içinde bulundukları hayatın
ciddiyetini paylaşmışlardı. Anlatılan birçok örnekten sonra en komik kimin babasının öldüğüne inşaat işçisi bir babanın henüz inşaat halindeki binanın merdivenlerinden çıkarken kafasına çimento torbası düşüp vefat etmesine, oy birliğiyle karar verilecekti. Benim için pek de komik olmayan bu ölüm şekline acı bir gülümsemeyle karşılık vermiştim. Karşımdaki adamdan daha fazlasını anlatması için ısrarlarım, kendisinden bahsetmeyi çok fazla sevmediğini söyleyip kestirip atmasıyla son bulacaktı. Sonra onu gördüğüm her cumartesiyi ve içinde barındırdığı harfleri sevmeye başlamıştım. Öylesine aniden. Yani öyle beklemeden paldır küldür düşmüştüm dağınık susuşlarının içine. Bu koca evrende susmak için yan yana bırakılmış iki yalnız gibiydik. Tek farkımız vardı. O yani Zarif için-evet adı Zarif’ti-her görüşmemiz(masatenisi kursundan dolayı) sıradan işlerdendi. Benim tarafımdan bakılacak olursa değil sıradan nadiren mutlu olduğum zamanların çoğunluğuydu. Lakin hissettiklerinizi özellikle karşınızdakinin taşımadığı duyguları belli etmemek için giriştiğiniz onca çaba dönüp dolaşıp sizi ele veriyordu. İşgal altında olduğunuzu düşündüğünüz an kendinizi eleştirmeye başlayıp bütün kötü olduğunu düşündüğünüz özelliklerinizi siper ediniyordunuz. Çünkü kimse duygularının apaçık anlaşılmasını istemezdi. Çünkü duygularımız kendimize söylediğimiz sırlarımızdı. Hemen anlaşılıyor olsaydık içimizde büyüttüğümüz umutları, sevgileri, hayalleri düşünmenin ne anlamı kalırdı? Bütün bunları düşünmeye kitap okumayı çok sevmeyen Zarif’e
kitabımı vermek için yanına gittiğimde başlamıştım. Okusun istiyordum çünkü ona anlatamadıklarım okuduğum kitaplardaydı. Bir pazar günüydü öğleden önce. Uzun bir çam ağacının altında bana doğru yürüyordu. Gülümsedi, yanımda getirdiğim kitabı aldı tekrar gülümsedi ve gitti. Gidişini seyretmiştim. Eğer arkasını dönüp bakarsa beni sevdiğine dair sebepler oluşturacaktım. O gözden kaybolana kadar baktım her adımında buruklukla. Bekledim… Dönmedi -zaten en zor şeyler tek bir kelimeyle tarif ediliyordu-kısaca dönmedi. Mutsuzluğun kısacası dönmedi. Dönmesin kitabımı vermiştim bir kere...
İlerleyen günlerde Zarif benden habersiz ben ondan çokça haberliydim. Söylediği tek bir kelime bütün haftamı bunun üzerine kafa yormakla geçirmeme sebebiyet veriyordu. Birlikte masatenisi oynadığımız anlarda ona hayatın zorluğu, adaletsizliği, insanların neden bu kadar acımasız olduğu konularında sorular sorardım. Verdiği cevapların neredeyse tümünde mantıksal bir açıklama vardı. Konuştukça eksilmek yerine dünyaya aynı pencereden bakabildiğimizi düşünmem mutluluk veriyordu. Çok sonradan fark edecektim. Sezai Karakoç’un ping-pong masası şiirindeki”ping-pong masası varla yok arası, ben ellerim kesik varla yok arası”ndaki olacaktım. Ha ping-pong masası ha ben. Ha onu seyredişim ha benim görünmezliğim.
Zarif’i uzunca boyuyla kestaneye çalan omuzlarına uzanan saçıyla(enseden toplamış olurdu)boynundaki gri atkısıyla
genelde elinde tuttuğu sigara paketiyle bir masanın köşesinde insanları izlerken bulurdum. Yüzü hafif oturduğu masaya dönük kaşlarını kaldırarak bakardı. Dışarıdan bakıldığında ulaşılmaz bir insan gibi görülebilirdi. İnsanların içinde insanların bir o kadar uzağında. Lakin çay bardağını kavrayan elleriyle, çayı dudaklarına götürmesiyle herkes gibiydi. Onu hep böyle hatırlayacaktım.
Ona verdiğim kitapları okudukça yenilerini istedi. Mutlu olmuştum çünkü sevdiğim şeyleri değer verdiğim insanların da sevmesini içten buluyordum. Nisanın sonuna doğru kurs bitmek üzereydi. Tabi görüşmek için de bir nedeni olmayacaktı bundan sonra. Bekle dediği yerde bekledim. Kitaplarımı verecekti. İkisini verdi. Diğerini getirmemişti. Bir daha görüşmek için bahanem olur dedi. Bazı şeyler demekle kalıyordu sadece. Aylar geçti dediğiyle kaldı. Yolda geçen bütün yüzlere bakıp o olmadığını görmek acı vermişti. Sanki bütün zaman ayaklarımın altındaydı sanki gökyüzüne sığamamıştım. Ne olur bana baktığın gibi bakma onlara sözünü içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Korkum odur ki bir gün onu sevmekten vazgeçecektim her şey mümkün olabilir haldeyken. Yüzünü bana dön diğer bütün yüzler yabancı demeyi ne çok isterdim. Bekledim,beklemenin hakkı ne kadar veriliyorsa o kadar bekledim onu görmek için belki rastlaşırız diye. Karşılaşınca ne yapacağımı ne diyeceğimi yüzlerce kez kafamda canlandırdım. Onu gördüğümde neden beni hiç sormadığını mı soracaktım ya da vermediği kitabımın hakkını mı arayacaktım? Onu gördüğümde hiçbir şey yapamayacaktım.
Görmek, ne güzel seni. Gördüm. Sen de gördün. Uzaktan aldım selamını, selam verdim. Aramızda insanlar vardı. Aramızda korkunç bir mesafe vardı. Sırtın bana dönük yürüdün. Bu ikinci. Dönmeliydin zira sevmek de yorulurdu.