Bugün yaratıcı tahribatımın son günü. Biliyorum. Bunu her yerde görebiliyorum. Dün sabah köşedeki bakliyatçının açtığı pirinç çuvalına konmuş üç tane güvercinin gözünde gördüm. Aynı günün sonrasında dondurma yiyen bir çocuğun ayağına yapışmış peçetede gördüm. İçinde bulunduğum mekanizma sürekli belli belirsiz mesajlarla bunu işaret ediyordu. Bugün perdeyi açtım ve o günün bugün olduğunu anladım. Bugün Panera ile bir olacağım gündür.
Hızlı adımlarla terk ettim sokağı. İzbe bir apartmanın önünde yanık tenli, şalvarlı bir kadın cılız bir şekilde bana seslendi: “Abi bi beşyüzün varsa ver de bir su içek.” Arka cebimden cüzdanımı kavradığım gibi ona fırlattım. Boş gözlerle bana baktı, kaldı. Sebebini anlayamadım. O da anlayamadı. Anlamasını bekleyemezdim. Heyecandan ayaklarımın altı alev gibi yanıyordu. Etrafımdan kamyonlar, sivil polisler, Ankaralı Namık sponsorluğunda Şahinler, kırmızı ışıklar, pankartlı birileri akıyor; ben ise durmadan koşuyordum. Yeşiller, griler, sonsuz mavi ve et benli anlamsız yüzler bir cümbüş oluşturmuşlar, benim yaratıcı tahribatımın sonuna doğru koşuşumu kesintisiz izliyorlardı.
Sebebini anlayamadım. Onlar da anlayamadı. Anlamalarını bekleyemezdim.
Az sonra beni neredeyse karşıdan karşıya geçerken ezeceğini anlayacağım metalik renkli arabanın sahibi olan pos bıyıklı adam kendine hakim olamayıp arabasından fırladı. Terli yakalarıma terli elleriyle yapıştı. Elleri buz gibiydi. “Manyak mısın lan sen, görmüyon mu yayalar için kırmızı yanıyor. Canına mı kast ettirecen lan sen beni?” dedi. Arabalar neredeyse benim koşu hızıma yakın bir hızla adamla yanımızdan vızıldıyor, ardı arkası kesilmez kornalar zaten gergin olan ortamı daha çok kızıştırıyordu. Arabanın şoför koltuğunun yanında oturan bir başka ince uzun adam da pos bıyıklının kolundan tutup onu sakinleştirmeye çalışıyordu. “Mustafa abi gel abi değmez” gibi sözler yakamı sıkıca tutan adamı biraz olsun sakinleştirdi. Hırsla beni yolun kenarına fırlattı. Arabaya binip, gittiler. Bütün bu olan biten karşısında ben manasız bir ifadeyle o nefret dolu yüzü izledim. Sebebini anlayamadım. Onlar da anlayamadı. Anlamalarını bekleyemezdim.
Kahverengi takım elbiseli devlet memurlarına göre uzun, benim gibi meczup birine göre oldukça kısa bir sürede Kurtuluş Parkı’na vardığımı sanıyorum. Güvercinler yine orada, ağaçların arasına sinmiş beton kaldırımlar yine orada, köpeklere bile tiner koklatan sınıf dışı vatandaşlarımız yine orada. Ve tabi ki Panera. Azametli kollarını açmış, gözü yine yukarılara bakan, Kurtuluş Parkı
başta olmak üzere bütün galaksilere hükmetmeye ve çevrelemeye devam eden, güvercinlerin, beton kaldırımların, köpeklerin ve sınıf dışı vatandaşlarımın annesi, sevgilim benim.
“Bugün yaratıcı tahribatımın son günü, biliyorum” dedim Panera’ya. “Bunu her yerde görebiliyorum”. “Öyleyse gel artık” dercesine bir hareket yaptı. Panera’nın yakınındaki büyükçe bir taşın üzerine çıktım. Belimdeki uzun deri kemeri Panera’nın koluna geçirdim. “Geliyorum sevgilim” diye mırıldandım. “İşte vuslat bu demek ey Mevlana hazretleri. Gel de öğren!” diye haykırdım Kurtuluş Parkı’nda. Etrafımda hemencecik büyük bir kalabalık toplandı. Kimileri çekirdek çitliyor, kimileri beni vazgeçirmeye çalışıyor, kimileri “polisi arayalım” diye fısıldaşarak mükemmel bir çözüm önerisi yaratıyordu. Ben ise çoktan aşktan kemeri boynuma takmış, Panera’nın kolunda anlamsız hayatın son dakikalarını yaşıyor, çok daha anlamlı bir hayata geçmek üzere yola koyuluyordum. O sırada aklıma babasını benim yaşlarımda kaybetmiş bir sürü büyük adam geldi aklıma. Roger Waters, Brütüs, Lenin, Atatürk, Hz. Muhammed. Ben de onlardan biriydim artık. Ben de büyük adam olmak üzereydim.
anera’nın odunsu bedenine tutunmuş, sarkan dallarını ve yapraklarını okşuyordum. Bu yıllarca kahrımı çekmiş saçma kalabalığa son bir konuşma yapmak boynumun borcuydu. Yutkundum. Ayaklarımın altı hala alev alev yanıyordu. Sonra nefesimi topladım ve mesajımı bu çocuklardan, annelerden,
babalardan ve potansiyel “ben”lerden oluşan kalabalığa haykırmaya başladım.
Ey halk,
Ben aranızdan gidiyorum. Bütün yarattığınız korkulardan ve rahatsızlıklardan arınıyorum artık. Size
lanetkârım ve size minnettarım. Gerçek şeytan sizlersiniz ve bana doğru yolu gösterdiniz. Sesimi bir
daha duyamayacaksınız, o yüzden kulaklarınızı açın ve sizin için ettiğim bu son duayı dinleyin.
Bismillahirrahmanirrahim
Asmalar. Benim küçükken yaşadığım o tembel sahil kasabasındaki evimin önünde uzunca bir asma vardı.
Korukları asla üzüm olmadı. Anneannem sadece yapraklarını toplardı. Asmalar. Bana tarifi imkânsız bir
güven verirdi. Evin devasa pembe duvarını boydan boya sardığı için belki de. Sonra babam asmanın olduğu
yerden yağmur borusunun inmesi gerektiğini söyledi. Kesmeler. Asmayı kesmeler. Babaları asmalılar,
kesmeliler.
Âmin.
----
Bugün yaratıcı tahribatım tamamlandı. Bekle beni Panera geliyorum. Niye daha önce gelmedim? Sebebini anlayamadım. Onlar da anlayamadı. Anlamalarını bekleyemezdim.