Yirminci yüzyıl, özellikle de ikinci yarısı, Latin Amerika’da büyülü gerçekçiliğin yıldızının parladığı dönemdir. Esasında anlatım yönünden birçok farklı coğrafyanın halk edebiyatı geleneği içerisinde bulunabilecek unsurlar, modern edebiyatta ilk kez böylesine yoğun ve ustaca işlendiğinden akım, Güney Amerika ile özdeşleştirilmiştir. Büyülü gerçekçilikle ilişkilendirilenler arasında Mario Vargos Llosa, Carlos Fuentes, Juan Rulfo, Adolfo Bioy Casares, Julio Cortázar, Jaime Sáenz gibi büyük anlatıcılar olsa da Yüzyıllık
Sayfa 7 yükleniyor…
Yalnızlık’ı yazan ve ismini akımla eş anlamlı kılan Gabriel García Márquez olmuştur.
Pek çok şeyde olduğu gibi, edebiyatta da kalıcı olmanın sırrı, özümsenmiş eskiyi denenmemişi deneyerek dönüştürmekten geçtiğinden, böyle bir kuşaktan sonra gelecek genç yazarlar için hâlihazırda en iyi örnekleri verilmiş bir geleneğe katkıda bulunmanın anlamı yoktu.
En azından büyük düşünenler için.
Günümüzde kıta edebiyatı dâhilinde ürün veren ve eserleri farklı dillere çevrilen genç ve orta yaş yazarlardan Alejandro Zambra, Daniel Alarcón, Valeria Luiselli, Andrés Neuman gibileri etkileyiciliği sıradan ama dokunaklı hikâyeler anlatmada bulurken, 2003’te elli yaşında ölen Bolaño’nun öncülüğünü yaptığı diğer bir grup yazar ise çivisi çıkmış dünya hallerini işledikleri eserleriyle edebiyatı şekillendiriyorlar.
Latin Amerika’nın son yıllarda çıkardığı en sert ve aykırı yazarlardan biri olarak gösterilen ve yapıtlarında kanlı hesaplaşmaların, grotesk hayallerin eksik olmadığı El Salvadorlu Horacio Castellanos Moya da, gerçekliğin artık büyülü olmadığını düşünen ve kendisini Macondo’dan çok Los Angeles ya da bir başka Amerikan şehrine yakın hissedenlerden.
Eserlerinin çoğunun İngilizceye çevrilmesi ve prestijli ödüllere aday olmasıyla birlikte Türkçeye de iki eserinin [Aynadaki Dişi Şeytan, Yılanlarla Dans, sayının artması dileğiyle…] çevrildiği Honduras doğumlu yazarın yapıtlarında yarattığı atmosfer hayatından derin izler taşıyor gibi: Ülke aleyhine 119 sayfalık bir hiciv yayımlamak üzere on sekiz yılın ardından El Salvador’a dönen Bernhardvari bir karakterin hikâyesini anlatan üçüncü romanının [El Asco: Thomas Bernhard en San Salvador, 1997] yayımlanmasının üzerinden bir hafta geçmişken 1997’nin bir yaz gecesinde yazarın annesi bir telefon alır: “Oğlunu öldüreceğiz!”
Sayfa 9 yükleniyor…
Sebep, yakın zamanda barış bildirisine imza attıkları için ‘başları derde giren’ akademisyenlerin akıbetini izleyen Türkiyeli okura tanıdık gelecektir: Solcu gerillalarla [Farabundo Martí National Liberation Front (FMLN)] çoğunluğunu asker ve tüccar kökenli siyasilerin oluşturduğu muhafazakârlar [Alianza Republicana Nacionalista (ARENA)] arasında 1980-1992 yılları arasında şiddetli bir iç savaşa dönüşen çatışmaların barışçıl yollarla son bulmasını isteyen Castellanos Moya’nın yazdıkları bazı El Salvadorluların ‘hassasiyet’lerine dokunmuştur. Moya, El Salvador’u terk etmek zorunda kalır ve 1988’de, Meksika’da sürgünde yaşayan bir grup Salvadorlu entelektüelin hikâyesini anlattığı ilk romanı La Diáspora’da yazdıklarını yaşamaya başlar adeta.
İlk romanından sonra uzun denilebilecek, 8 yıllık, bir ara verdikten sonra ülkesini terk etmek zorunda kalacağı El Asco: Thomas Bernhard en San Salvador’dan hemen önce yazdığı Yılanlarla Dans(Baile Con Serpientes)’ta da iç savaştan çıkmış El Salvador’dayızdır. Olaylar, kız kardeşinin dairesinde yaşayan sosyoloji mezunu işsiz genç Eduardo’nun mahallede beliren sarı Chevrolet’nin sahibi olan [ve Eduardo’nun sonraları Beti, Loli, Valentina ve Carmela isimlerini koyacağı dört yılanla birlikte yaşayan] Jacinto Bustillo’nun gizeminin peşine düşmesiyle başlar, dalgın bir okurun dikkatinden kaçabilecek tek cümlelik cinayetlerle [katliamlar mı demeli?] tempo gitgide artar ve sahibiyle yeri bir türlü tespit edilemeyen sarı Chevrolet’den, ülkenin
zaten bozulmaya bahane arayan siyasi ortamını dahi alt üst edecek bir kaos yükselir.
Yılanlarla Dans da, tıpkı diğer Horacio Castellanos Moya romanları gibi, olayların genellikle birinci tekil kişi ağzından anlatıldığı ve 200 sayfadan fazla sürmediği, kimi zaman eğlendirici, kimi zaman ürpertici ama her daim kaosa dair bir hikâye.
Unutmadan, 2666 ve Vahşi Hafiyeler gibi kıskanılası eserleriyle İspanyolcanın en iyi yazarları arasına adını yazdıran Şilili Roberto Bolaño, Yılanlarla Dans yazarı için, “Moya’yı okuyanlar, onu şehir meydanında asmak için bastırılması zor bir arzu duyarlar. Aslında, bir yazar için bundan daha büyük bir onur hayal edemiyorum,” diyor.
Ki ben bir yazar için bundan daha büyük bir onur hayal edemiyorum.