“Bizim dünyamıza damgasını vuran şey hızıdır: tarihsel değişimin hızı, teknik değişimin hızı, aktarımın hızı, hatta insanların birbiriyle bağlantılar kurma hızı… Şeyler, imajlar ve ilişkiler böylesine çabuk dolaşıma girdiği içindir ki, bu tutarsızlığın kapsamını ölçecek zamanımız bile yoktur. Hız tutarsızlığın maskesidir.”
A.Badiou, Sonsuz Düşünce,
Çev. Işık Ergüden –Tuncay Birkan
Metis Yayınları, İstanbul 2016,3. Basım, s.21
Alain Badiou “insan dünyası”nı açıklayan kavramların modern çağdaki hızlı değişimini eleştirir nitelikteki bir yazısında, söz konusu kavramlar arasındaki güncel kopukluk ve tutarsızlıktan yakındığını belirtmiştir. Günümüzde “insanın zihinsel niteliği ve öznelliği hususiyeti değerlendirilmeksizin, çektiği ıstıraplara ve sözlerine kulak verilmeden onun (insanın) nöronları incelemeye alındığında” dünyasını var eden kavramların (şeyler arasında bağ kurmaya olanak tanıyan tarihsel, teknik ve gösterge bilimsel kavramlar) anlaşılacağı yanılgısını taşıdığımızı öne sürmüştür. Bu “faşizan” yanılgının bütün hatlarıyla
kavranması adına önce; “Öznenin (sujet) tekilliğine ne olmuştur?” sorusunu sormuş ardından bu soruyu, ”Adeta hiçe sayılmış, heba olmuştur.” cümlesiyle yanıtlamıştır. Atıl bir yaşam sürmeye itilen “insan öznesine” içinde bulunduğu hastalıklı durumu iyileştirmesi adına sunulan yegâne dayanağın “salt kimyasal ilaçlar” olduğunu ve pek çoğunun hangi yollarla imal edilip nasıl sonuçlar doğurabileceğini dahi bilmediğimiz gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, çağımızın, insan öznesinin tutarsızlık maskesiyle takas edilmiş bir çağ haline geldiğini ifade eden Badiou’nun sözleri göstermektedir ki makineli tüfek mermileri gibi yağan olguların ortasında, yaşamı “anlamlı” kılmaya yarayan unsurları yitirme tehlikesiyle baş başayız. Yazımda, bu unsurların geri kazanılmasının mümkün olup olmadığını tartışmayı ve insan dünyasının tanımlanmasında başat görev üstlenen konu başlıklarını yeniden şekillendirmesi bağlamında “hız” kavramını irdelemeyi amaçlıyorum.
“İnsan sazdır. Doğadaki en güçsüz şey… Fakat düşünen bir saz! Onu ezmek için bütün evrenin silahlanması gerekmez. Bir su damlası, bir çetin rüzgâr yeter onu öldürmeye. Evren tarafından ezilecek olsa dahi insan, onun (evrenin) karşısındaki üstünlüğünü koruyacaktır. Çünkü o, öleceğini ve evrenin kendi üzerindeki gücünü bilir. Oysa evren farkında değildir bunun. O halde, bir saz olarak- başımızı dik
tutmamızı sağlayan tek dayanak noktamız düşüncelerdir…”( Blaise Pascal, Düşünceler) insan, şüphesiz ki bu düşünce üretme yetisi sayesinde zihinsel potansiyelini aşıp “tarihsel sıçramalar” adı altında incelediğimiz (ateşin keşfi, Sanayi Devrimi vs.) çeşitli buluş ve olaylara imza atmış, inşa ettiği ve bir parçası olarak işlev kazandığı her türlü paradigmanın temelinde düşünsel etkinliklere yer vermiştir.
Gasset “Tarihsel Bunalım ve İnsan“ adlı yapıtında düşünsel etkinlikleri aracılığıyla diğer canlılardan ayrılan “insan” üzerine şunları söyler; “insanı, tanrının ayrıcalıklı bir yaratımı olarak kabul eden dinsel öğretiyle, onu hayvanlığın normal sınırları arasında konumlandıran zoolojik öğretinin haricinde ona (insan öznesine) farklı bir tanım getiren üçüncü bir bakış açısı da vardır- ki bu, bana göre en isabetlisidir-: insan, sahip olduğu tahayyül yetisi ve düş bolluğuyla “hayal kurabilen” anormal bir hayvandır.“ Nitekim günümüz insanı için hayal kurmak; açlıkla tüketilen ve doygunlukla bir kenara itilen maddesel isteklere hızla ulaşıp yine hızla yitirilen beklentilerde bulunmak yönünde bir erek olmanın dışında ayrı bir nitelik taşımaz hale gelmiştir. Bunun sebebi hayallerin oluşumunda çimento işlevi gören düşüncelerin giderek yüzeyselleşmesidir. Gerçekte soğan gibi katmanlı olan ve derin düşünceyi var eden bilgi edinme, tasnif etme ve yeniden üretme basamakları kolay erişilebilir sanal bilgi–transfer ağlarının yaygınlaşmasının akabinde çabuklukla atlanır olmuştur ve öğrenim süreçleri
herkesçe ortak ve yavan birer “basamak atlama” gayesi olarak evrilmiştir. Oysa ne bilgi edinme ne öğrenme ne de onların doğal birer uzantısı olarak “düş ve düşünce”, hızla “basamak atlamak” gayesiyle bağdaşabilir. Böyle bir gaye, yalnızca “biliyorum” yanılgısıyla üretilmiş (!) fikirler ortaya koyacak ve fikirler arası tutarsızlık, yanlış yargıların dayattığı önlenemez despotizm gibi olumsuz koşulları meydana getirecektir. Max Horkheimer “Akıl Tutulması” adlı yapıtında insanın “iki sonsuzluk (mikrokozmos ve evren ) üzerindeki genişlemesinin” ve bu genişlemenin beraberinde gelişen, kendi dışındakine uyguladığı totaliter baskının, doğası gereği olmadığının, nasıl ki emperyalist bir devletin dünyaya saldırıları sözde ulusal bir kimlikten değil de iç çatışmalardan kaynaklanıyorsa “insanın insan üzerindeki tahakküm kurma istencinin kaynağının da, yoğunlukla çelişki ve uyumsuzluk barındıran içsel bir kaos olduğunun” üzerinde durmuştur. O halde bu “us tutulması”nı önlemenin ön koşulu doğru düşünce üretme yollarının araştırılmasıdır. Bunun için katmanlı “öğrenme” mekanizmalarına ve anlamlı ilişkiler türetmeye gereksinim vardır. Bacon’ın (17.yy) “Bilmek egemen olmaktır.” Ve Descartes’in “mekanik dünya görüşü” savlarının tekrar üzerine gidilmeli ve bu kez, salt (teorik) bilginin yanı sıra düşün dünyamızı dogmatiklikten koruyan “anlamlı” bilginin mahiyeti üzerine de bir değerlendirme yapılmalıdır. Yaşamın ve bilginin sınırlarını çizen evrensel “kategorik imperatif” yargıları kadar bireyin “öznelliğinin” belirleyeceği göreli yargılar da önem kazanmalıdır.
Heidegger tarafından temellendirilmiş olan aklın özel olarak kullanılmasının (der Privatgebrouch) gerekliliğini hayatında uygulamak uğruna “insan öznesi “ kendini bulmak yolunda yeni arayışlara çıkmalıdır. Amacı süratli bir biçimde değil, attığı her adımı kavrayarak ve “yolda olmayı” sindire sindire ilerlemek olmalıdır.
“Bilimsel Epikurosçu sanatoryum yöneticisi ile eğlence endüstrisinin asabi propagandacılarının bir ağızdan haykırdığı “Mutlu ol!” nasihati ile huzursuz geçen bir günün ardından işten eve döndüğünde, kapıda çocukları tarafından gülücüklerle karşılanmadığı için onları haşlayan baba figürünün öfkesi arasında bir benzerlik vardır.” (T.W Adorno, Minima Moralia) Tıpkı bir mumyayı çözülmekten koruyan sargılar gibi, hâkimiyet kurma mekanizmaları da insanı hazlarına bağlar, onlardan ayrılamamasını sağlar. Bütünüyle “ergin” olmamış kişinin hazlarını kontrol ederek onun üzerinde bir “hegemonya” oluşturabilirsiniz. Hızla değişen dünyamızda –fiilen yasaklansa da- köleliğin süregelmesinin başlıca sebebi budur. Stoacı Zenon’un önerdiği “determinizm” in, Epikurosçu haz kaynaklarının, ”Düşünme vergini öde” diyen maliyecinin, “Düşünme eğitimini al” diyen subayın ve “Düşünme inan” diyen din adamının”(Immanuel Kant), buluştuğu ortak nokta köleliğe teslim noktasıdır. “Şeyler”i, hız aşımına uğramış bir aracın
cam kenarında oturup dışarıya bakarmışçasına izliyoruz. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’inde tasvir ettiği üzere bir süre sonra –zaten hız limitini aşmış bu araç- daha da hızlanabilir ve yol boyunca karşımıza çıkacak tabelalar üzerindeki yazıları, ikonları, imajları fark edebilmek için onları katbekat büyütmemiz gerekecek olabilir. Devleşen göstergeler dünyasının (Badiou’nun tabiriyle) “çabuk dolaşıma giren” imgelerinin karşısında küçülen ise biz oluruz. Ünlü sürreal ressam René Magritte’in “İmgelerin İhaneti” tablosunda betimlediği gibi, elimizde, işaret ettiği göstergeyi içermeyen bir cümle denli anlamdan yoksun bir dünya kalır sadece.( Örneklenen tabloda bir pipo resmedilmiş ve altına “Ceci n’est pas une pipe, bu bir pipo değildir.” yazılmıştır.) Bundandır ki insanlığı yokuşa süren “hızlı hazların” çeşitli kanallarca dayatılmasının ve insanın, Wembley’deki tabiri ile “homo- economicus”(insan sermeyesi) olarak düşünülüp her seferinde anlamsızca metalaştırılmasının önüne geçilmelidir. Aksi takdirde “zincirlerle yürüyen insan soyu” (Nietzsche) ihtirasların estetik duyarlıktan uzak yoz beğenilerinin ve bir kör dövüşünün sadık kölesi olmaktan öteye gidemeyecektir. Kendini gerçekleştirip aşkın bir var olmaya (Dasein) hiçbir zaman ulaşamayacaktır.
Sinema tarihine damga vuran 12 Kızgın Adam filmi,
mahkeme tarafından birinci dereceden bir cinayet işleme suçuyla yargılanan bir çocuğun ceza olarak elektrikli sandalyeye gönderilip gönderilmemesinin gerekliliğini tartışan, her biri ABD yargı sisteminin belli başlı görünümlerini sembolize eden 12 jürinin karar verme süreci üzerinde odaklanır. Sokrates’in “tavır olarak şüphe” metoduyla akıl yürütüp öne sürdüğü savlarla dava kararının akıbetini değiştiren ve bulunduğu her yargının karşısında durup “yargısız infaz”dan yana olduklarını söyleyen jürilere neden haksız olduklarını göstermek için at sinekliği yapan Davis karakterinin önemli bir sözü vardır: “ Gerçek bir sorgu uzun bir mantıksal örgüye tabidir.” Bu anlamda hız kavramı, sorgulama yetimizi de kısırlaştırmaktadır. “Öldürürken hızlı düşünürken yavaşız.” (Bertnard Russel,“ Göreceli Politik Pasifizm” i açıkladığı bir seminerinden) ve en affedilmez cinayeti süratle aldığımız yargısız infaz karalarında gerçekleştiriyoruz. Öncesinde tasarladığımız aydınlanmanın önünde bir karartı misali durmayı biz tercih ediyoruz. Her seçiş bir vazgeçişse, göz açıp kapayıncaya değin soluğu kesilen bir yaşamı, sorgulamaktan vazgeçerek biz seçiyoruz.
Mekanik dişli çarkların himayesinde olan bir dünya için hız her şeydir. Gelecekte gezegenimizde “bir durup soluk almak” dahi lüks bir istek olarak karşılanabilir. İlk gelecekçi (fütürist) manifestonun temellerini atan Marinetti
bunun, şimdiden daha uygar bir “yarın” ı var edeceğini kabul ettiğinden “ Dört ayaklı atlar yerine yirmi ayaklı atlar düşlenmelidir.” şeklinde metaforik bir tavsiyede bulunmuştur. Oysa, organik yaşam unsurlarının sahip oldukları hız kapasitelerini aşacak bir değişim (metamorfoz) sürecine dahil edilmesi uygarlığın hareketli bir bantta sabit durmasına yol açmıştır. Artık “bu tutarsızlığın kapsamını ölçecek zamanımız bile yoktur.” Tek çıkar yol us ilkelerine uygun devinimlerde bulunmamız ve yaşadığımız anı, ardından zamanı kavramamızdır. Henüz vakit varken…