Kaptan, kaptanım! Zamanımız daraldı. Sevgilim yeşil ceketimi taşımalı. Tanrı bir parça karbeyaz bıraktı. Ay ışığında yıkanmayan çöllerin kaçakçısı Serap, bana yeşil, ekoseli bir kumaş getirdi. Kendime İğneleri üzerinde yüksüksüz ceket diktim. İlkin Bîrûnî sonra alacalı bir köstebek göz kırpmayalı kör oldu. Giyotin çoktan kesti kanatları. Güneşin saçlarının örgülerine ve soğuk demir mıhlara bırakıldı uçma eylemi. Kar körlüğü gördüm gözlerinde dar açılarla bakmaktan olmalı. Ya cam içinde kum ya kum içinde cam. Kumlar, çöle dokunan ilk kadın ayağından reddedildiler. Sarılıklar döngüdeki sona yakın halka, Şecerem Promete’nin çiğ ateşi, Kâfir sarısı dünyada haram.
Sayfa 22 yükleniyor…
El-Veda sadece bir Arap emirinin ismiydi belki.
Sürgünler bir hüznü ikiye böldü.
Beklemeyi çevirmeli telefonlardan öğrendim.
Sınırları çizilmiş bir ırmak geceleri Ay’ın yüzünü okşadı.
Acılarımızı birkaç sözcükle onarma sanatı
fırtınalı sularda tuzla sevişti.
Kayalıktaki pavurya ayakları uzaklarda.
Dudakta kanadığı görüldü üzümün.
Yakılan gemiler sırılsıklam.
Çöllerde zaman kılçıksız kolay yendi
Damarlarımda katlanan kanlı samyeli zatürre
yabani incir ağaçlarının
bütün ham meyvelerini yere serdi.
‘’ve celle senâük‘’ ve dü
zen
siz mezarlar.
Develer gökyüzünde yürürler, ondan yanmaz ayakları.
Solstislerden daha çok görmek isterim seni.
Kaptan, kaptanım! Zamanımız daraldı.
Petra’ya ne kadar kaldı?
Tanrı bir parça karbeyaz
ve Aramıza epsilon sayılarını bıraktı.