Terk Evi

Oğuzhan Yeşiltuna

Gümrah Efendi bir güne daha kendini "know" kelimesindeki "k" harfi kadar fuzuli hissederek uyandı. Sıradan olmayan hiçbir şey yoktu. Hüsnün Galip sokağındaki evine yeni güne başlayan İstanbul'un ayak sesleri gelirken; o, yattığı yerden yaşlı insanların yaşamaları için makul bir sebebin olup olmadığını düşünüyordu.

Otuz beş, yolun yarısı değil tamamı olmalıydı.

Şehrin yeni hali insana kendini gereksiz hissettiriyordu. Yatağından doğruldu. Yüzünü yıkadıktan sonra kendisine evde yalnız değilmiş hissi veren radyoyu açtı. Televizyonu yoktu olsa onu açardı. Sonra kahvaltı yapmaksızın hazırlanmaya koyuldu. Siyah takım elbisesini giyip, Galatasaray Lisesi'nde tanıştığı ilk aşkından hediye kol düğmelerini taktıktan sonra Borges'inkini andıran bastonunu da alıp evden ayrıldı. Sıradan olmayan hiçbir şey yoktu. Çıkarken yine radyoyu açık bırakmış, Müzeyyen Senar, Gümrah Efendi’nin ardından söylemeye devam etmişti:


" kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime
  titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime "
7

Her sabah sokağa ilk çıkışında önce korkuyla titrerdi Gümrah Efendi. Şehrin kendini yutacak kadar çok büyüdüğünü hayal eder, evde oturmanın daha iyi olacağını düşünürdü. Hem insan kendi evinde de kaybolmazdı ya!

Sonra birkaç adım atınca kafasındaki tüm bu düşünceler, bu şehrin otobüse yetişmeye çalışan insanları gibi hızla koşarak uzaklaşırdı. Neticede Gümrah Efendi bu şehrin elinde büyümüştü. Kabul edelim hafızası eskisi gibi yerinde değildi belki ama eskiden şehrin sokaklarını ezbere bilirdi. Şehrin korkulacak bir şeyi yoktu.

Yıllarca evlatları tarafından terk edilmiş olmanın acısını hafifletmek istemesinden mi yoksa onu genç yaşta yalnız bırakıp dünya değiştirmiş eşinin hayalini bu kentin sokaklarında bulmayı umut etmesinden mi bilinmez sürekli gezerdi Gümrah Efendi. Gezmese adeta deli olacakmışçasına şehrin sokaklarıyla sevişircesine gezerdi. Nakit ve vakit sıkıntısı olmadığından gönlünce gezerdi. Gördüğü her yapıyı önce mimari olarak içiyle dışıyla inceler sonra mananın görünenden daha önemli olduğunu düşündüğünden mutlaka gezdiği muhitin köklü insanlarından biriyle tanışırdı. Yapının ne zaman yapıldığı, içinde kimlerin oturduğu, ne olarak kullanıldığı gibi bilgileri öğrenirdi hemen. Bu sohbet bazen yakın bir kahvede veya çay ocağında oturan akranlarıyla bazen de o muhitin esnafıyla olurdu.

8

Şehrin gezdiği yerlerindeki sokakları adlarıyla, numaralarıyla ezberlemez, sadece görüntüyü, konuşmaları oltaya yem takar gibi aklının kancalarına takar, katiyen unutmazdı. Hatta sırf bu yüzden yabancılar için hazırlanan ve "İstanbul'un neresi gezilir, nerede ne yenilir, neler yapılır?" gibi sorulara cevaplar içeren kitaplara sinir olur, hepsini yırtıp atmak isterdi. Gümrah Efendi'ye göre insan şehri kendisi keşfetmeliydi, sokakların ruhunu hissetmeliydi, sonrasında zaten sokaklar ona kucağını açacaktı.

Her gün böyle hava kararana kadar gezer, yemeğini yer evine öyle dönerdi Gümrah Efendi. Akşamları da gündüz gezdiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yazmasıyla geçerdi. Cildi deriden altın yapraklı bir defteri vardı. Yazması erken biterse kendine şekersiz bir kahve yapıp sigarasıyla birlikte okumaya başlardı. Öyle her kitabı okumazdı. Dar bir kütüphanesi vardı. İstanbul'u en iyi anlatan yazarları; Ahmet Hamdi'yi, Yahya Kemal'i, Salah Birsel'i, Abdülhak Şinasi'yi, Sait Faik'i okurdu. Başka kitap almaz bu kitapları dönüp dönüp tekrar okur, her okuyuşunda yeni şeyler fark eder, daha önceki okuyuşlarında bu noktayı nasıl gözden kaçırdığına şaşardı. Bir de Galatasaray Lisesi yıllarından kalma birkaç Fransızca şiir kitabı vardı ama zamana yenik düşmeye başlayan hafızası ecnebi lisanını hatırlayacak halde değildi. Hafızasının gidişatı da tıpkı bu şehrin gidişatı gibiydi.

Hani derler ya sayılı gün çabuk geçer.

9

Aslında yaşayacağımız günler, alacağımız nefesler, kalbimizin kaç kez atacağı da sayılıdır. Biz bilmesek bile bu böyledir. Hayatımızın çabuk geçişi de bundandır. Sayılı gün çabuk geçer aziz okuyucu.

Gümrah Efendi'nin günleri de aynı hızla geçmeye devam ediyordu. Ninelerimiz bitirdikten sonra hoşlarına gitmeyen bir örgüyü nasıl ilmek ilmek sökerlerse Gümrah Efendi'nin zihnine kazıdığı sokaklar da birer birer siliniyordu. Kaybolmamak için gezdiği semtlerin, sokakların isimlerini, evinin adresini küçük bir not defterinde taşır hale gelmişti. Artık yıllardır oturduğu evine her dönüşünde, evini ilk kez misafirliğe gidiyormuş gibi adres sorarak bulur olmuştu.

Yağmurlu bir eylül sabahında bastonunun yanında bu kez şemsiyesini de alarak yine ayrıldı evden. Bu kez sıradan olmayan şeyler vardı. Çünkü çıkarken radyoyu kapamayı unutmamış ve sokağa ilk çıkışında gelen o titreme olmadan gayet rahat yürümeye başlamıştı. Eskiden adı gibi bildiği sokakları yazdığı, her akşam evini bulurken kullandığı küçük not defterini evde unuttuğunu çok sonra fark edecekti. Unutkanlığına karşı kendince geliştirdiği çözümü unutması sonunu hazırladı Gümrah Efendi'nin. Bir daha geri dönmedi. Dönemedi. Yağmur sularına mı karıştı, hafızası gibi vücudu da mı buharlaştı yoksa her geçen gün bir canavara dönüşen bu şehir tarafından yutuldu mu bilinmez bir daha haber alınamadı Gümrah Efendi’den. Hakkında kesin olarak bilinen son şey isminin manasına kavuştuğu oldu.

10

Ta ki iki yıl sonrasına kadar.

Sırra kadem basışının üzerinden iki yıl geçtikten sonra ödenmeyen faturaları çığ gibi büyüdüğü için Gümrah Efendi’nin kapısına haciz geldi. Hüsnün Galip sokağındaki evin kapısı bir hafta boyunca farklı günlerde defalarca çalındı ama kapıyı açan olmadı. O vakit anlaşıldı Gümrah Efendi’nin yokluğu. Ertesi hafta haciz memurlarıyla birlikte bu kez belediyeden uzmanlar da varisi olmayan evin yasal işlemlerini başlatmak için geldiler. Gümrah Efendi’nin iki yıldır açılmayan kapısı kilidi kırılarak açıldı. Hamallar içeri girdikçe tozlar üstlerine konfeti gibi yağıyordu. Evin içindeki değerli eşyalar, evin içine birikmiş kesif ve kekremsi koku ile birlikte dışarı taşınmaya başlandı.

Çok geçmeden, hamallardan biri Gümrah Efendi’nin özel eşyalarını, kamyona yükleme yapılmasını dışarıda bekleyen, beklerken de alışıldığı üzere sigarasını tüttüren haciz memuruna götürdü. Haciz memuru üç beş eski kitaba şöyle bir göz gezdirdikten sonra hafifçe kaldırıma bıraktı. Maddi değerleri yoktu. Deri ciltli defteri de onların üstüne bırakacakken defterin arasından bir zarf, kenara bağlı bir sandalın ipinden ayrılışı gibi havada hafifçe süzüldü ve yere düştü. Gümrah Efendi’nin antika oturma odası takımlarını çıkaran hamallardan biri tam kapıdan çıkarken zarfın üzerine bastı. Haciz memuru ağzı okunacak şekilde inceden sövdükten sonra yerden zarfı aldı ve açtı.

11

El yazısıyla yazılmış bir mektuptu bu. Okumaya başladı.

“ Aziz okuyucu,

Artık bu mektubu bulduysan ya Hüsnün Galip sokağındaki bu evimde kokuşmuş cesedimi de beraberinde bulmuş ya da artık fazlasıyla bunadığımdan bir huzurevine yatırılmama karar verilmiş varisi olmayan bu adamın eşyaları da bir tesadüfle sana kalmıştır. Lafı fazla uzatıp vaktini almak istemem. Bu mektubum senin nezdinde bu şehirde yaşayan tüm insanlara, bu şehrin nezdinde de tüm dünyaya.

İnsanoğlu zaman geçtikçe tatmin olmaz bir hale geldi. Sürekli daha fazlasını ve daha iyisini istemesiyle yaşadığı şehri tanınmaz ve çekilmez bir hale getirdi. Şehrin gidişatını görmesine rağmen önce yalandan ahlayıp vahlayıp hayıflandıktan sonra iki dakikada unutur oldu. Üzüntülerimiz de sevinçlerimiz ve mutluluğumuz gibi hızla gelip geçer hale geldi.

Duygularımızdan sıyrılıp makineleşiyoruz, sıyrılırken kirleniyoruz da.

Öyle ya da böyle, er ya da geç, bu şehir bir canavara dönüşecek ve hepimizi yutacak.

Yaşlılığıma kanıp maziye bir güzelleme yaptığımı düşünme ne olur. Zaten tüm dünya birleşse zamanı, eski şehirlerimizi geri getiremez. Ama kötüye gidişi de mi durduramayız? Bu kadar mı büyük acizliğimiz, şehirlerimiz kadar mı çaresizliğimiz?

12

Ben yıllar önce eşim ve çocuklarım tarafından terk edildim. O zamanda işte bu mektubu bulduğunuz evde oturuyorduk. Terk edilmişliğin acısını hafifletmek için evde oturmaz her gün deli divane gibi sokaklarda gezer olmuştum. Yıllarca İstanbul’da gezilmedik semt, girilmedik sokak, mazisi dinlenmedik yapı bırakmadım. Ama artık farkındayım hafızam bana engel olmaya başladı. Bir rafa dizili kitapların birer birer yere düşüşü gibi siliniyor hafızamdakiler.

Korkuyorum.

Bir gün sokaklarda kaybolup evime dönememekten çok korkuyorum. Sözün uçuculuğu yazının kalıcılığına inandığımdan bu mektubu yazıyorum. Vasiyetim kabul ediniz. İstirhamım bu evin belirteceğim amaç uğrunda kullanılmasıdır.

İstanbul’un hakkında en az benim kadar müteessir insanlar olduğunu biliyorum. Evimin tüm bu insanların toplanıp, şehre çözümler üretmek için çalışacağı, şehir üzerine düşüneceği, farkındalık yarattığı gibi toplumumuzu da bilinçlendirecek bir müze kütüphanesi olarak kullanılmasını istemekteyim.

Eşim ve çocuklarım bu evi terk etti. Burada toplanacak insanlar ise İstanbul’un bu olumsuz gidişatını terk eden insanlar olacaktır. Terk edenlerin toplandığı bir ev. Terk evi.

13

Haciz memuru Gümrah Efendi’nin duyarlı olduğu kadar ütopik mektubunu okurken bir sigara daha yakmıştı. Tıpkı sizinde bu öyküyü okurken yaptığınız gibi. Sonra mektubu bitirmeden zarfına geri koyup ciltli defterle birlikte kaldırımın kenarına yığdığı kitapların arasına bıraktı. Eşyaların yüklenmesi tamamlanmıştı. Haciz memuru ve hamallar, Gümrah Efendi’nin özel eşyalarıyla birlikte sokaktan ayrıldılar. Çok değil iki ay sonra belediyenin araziyi özel bir firmaya sattığı haberi duyuldu. Emektar evin yıkılıp temelin atılmasıyla da haber doğrulanmış oldu.

Sıradan olmayan hiç ama hiçbir şey yoktu.

14