“İnsanoğlu kuş misali…”
Buruşuk çenesi kararmış yara kabuklarıyla dolu. Koyu gözleri etrafı daima yitirdiği bir şeyi arar gibi tarıyor. Sayısız sıyrıkla, sızıyla kaplı yüzüne uzun uzun bakmak zor. Gittiği her yer onu, çoktan kapanmış bir dönemin temsilcisiymiş gibi karşılıyor. Omzuna aldığı gevşek örgülü, yıpranmış yün hırka yaşlılığına nasıl da uyum sağlıyor… Bir yanda ellerinin derisini saran, ansızın can havliyle fırlayacaklarmış hissini uyandıran damarları, bir yanda tüm cansızlığıyla sarkıttığı kol ve bacakları… Kapının açılmasını bekliyor. Beklemek, artık hiçbir şey için pek vaktinin kalmadığının bilincinde olan bu kadını içten içe tüketiyor. Her geçen saniye ağzının ucu biraz daha aşağı kıvrılıyor.
Sonunda Veterinerbeyoğlu’nun kapısı açılıyor. Ferah, genç bir nefes tarafından adı sesleniyor, “Yokhanımteyze!”. Kim bilir kaç zaman sonra ilk defa, adını dışarıdan gelen bir ses aracılığıyla duyan bu kadının ağır işiten kulaklarından yakın gelecekte çınlama olarak anımsayacağı belli belirsiz bir duygu dalgası geçiyor. Sanki koca bir taş
yerinden oynuyor. Kaslarını ele geçiren bir seğirmenin etkisiyle gülümsüyor. “Demek unutmuşum…”diyor kendi kendine, “…hâlâ gerçek adımla çağrılabileceğimi.” Hatırlamak hem kıyıcı hem onarıcı bir olay. Bu olayın ardından, çoraplarının sıktığı bileğini şeytantırnağıyla –ki bu tek yenmemiş tırnağıdır- bir güzel kaşıyor. Oturduğu yerden güçbelâ kalkıp Veterinerbeyoğlu’nun odasına doğru ilerliyor.
“Veterinerbeyoğlu’m, bugün kafesine baktığımda kuşum yerli yerinde duruyordu. Ama ayaklarının değil göğsünün üzerinde. Yüreğiyle değiyordu yere. Ben diyeyim yüz sen diyesin bin kere düştü. Hapşırdı da düştü, hoplayıp zıpladı da düştü, tutunamadı doğrulamadı da düştü… Anlayacağın, düştü de düştü. Bir ara hareketsiz kaldı, oh düşmez artık demir attı dedim. Tam kafamı başka yöne çevirecektim… Ne göreyim! Kuşum sağa sola yuvarlanmaya başladı. Veterinerbeyoğlu’m ne oldu da benim tüyleri parlak mı parlak, rengi yaşamlı mı yaşamlı, rüya ötüşlü kuşum bugün bu hâllere düştü? Sorarım sana, ya bu hâllerden kalkamazsa?”
“Yokhanımteyze’ciğim niye kalkamasın? Hem sıkma canını, bu mevsimde olur böyle. Sıcaklardan… Muhtemel bir denge kaybı yaşayan kuşlar göğüslerinin üzerine devrilir. Balkonda falan güneşte mi bıraktın dün sen kuşunu? Eve gidince bir havlu ıslat da koy tüneğinin üzerine… Bu, sıcaklığı dengeler. Ama ağlama Yokhanımteyze ağlama. Ben, peçete vereyim sana bir yanaklarını kurula. Tüh peçete yokmuş, ıslak mendilim kalmış bir tek. Ha havlun yanındaysa ona sil gözyaşlarını… Bu arada kuş, yemlerini yiyor mu? Yemiyorsa şu
vitaminlerden yazayım ona… Yazdım tam dokuz tane. Ama Yokhanımteyze… Bir serçe parmağın, o kuşlaşmış parmağın dışındaki tüm parmakların neden ağzının içinde? Yeme onları Yokhanımteyze’ciğim yememelisin. Onlarla kuşunu beslemelisin.”
Veterinerbeyoğlu’na başıyla onay verip dokuz parmağının dokuzunu birden ağzından çıkaran Yokhanımteyze, reçeteyi almaya uzandığında sanki bütün kanı çekiliyor. Başörtüsüne iliştirdiği toplu iğnenin pembe ucunu saymazsak, kadının, rengini koruyan hiçbir şeyi kalmıyor. Beti benzi atıyor. Yokhanımteyze siliniyor, siniyor. Reçetenin tükürüklenen kısmı gibi o da ıslana ıslana, hızla eriyor. Zamanın hoyratça büküp kamburlaştırdığı sırtını dönüp sislerin içine gidiyor. Hayali, bir kıymık kadar kalıp Veterinerbeyoğlu’nun zihnine gömülüyor. Ardında bıraktığı boşluğun hacmi varlığıyla kapladığı alanın sınırlarını fersah fersah aşıyor.
Sürüldükçe tekerleri gıcırdayan bir sedye gibi taşıyor onu bedeni. Kurumaya bırakılmış balık yığınlarının önünden geçiyor. Tezgâhlardan yayılan nemli, bataklık kokuları derin derin içine çekiyor. Herkes ve her şey tarafından bir sabah çapağı misali kolayca koparılıp bir kenara atılmış, öteberi olarak görülüp rafa kaldırılmış, binyıllar boyu terk edilmiş bu kadın; bir oltaya yem olmuş balıklardan yayılan o mucizevî kokuyu, ölümün kanlı, tuzlu ve serin kokusunu ne çok seviyor. Burun deliklerini genişletiyor, keyfine vara vara birbiri ardına koyduğu üç beş ölümlü adımın ardından
eczaneye varıyor. Kuşunun vitaminlerini alıyor.
Neden sonra tekrar caddeye atıldığında istemsizce duraksıyor. Neden sonra ansızın kilitleniyor tutuluyor, kıpırdayamaz oluyor. Bu yaşsız mumyayı dağılmaktan koruyan sargılar nasıl oluyor da bir bir çözülüyor? Belki de sebep karşısında duran o ev. Evet, sebep o ev. Çünkü aklına, kuşuyla tanıştığı ilk günü getiriyor. O gün, yağmur oluklarının bu evin çatısının ucundaki dönemeçlerine bir düzine kuş toplanmıştı. Sevimsiz, gösterişsiz, alelade kuşlardı hepsi. Öyle ya, sanki kuş değillerdi de insanlardı. Bir ağızdan söylenip ezberden okunan parolaları andıran ötüşleri onda hiçbir his uyandırmamıştı. Fakat tüm bu kuşlardan gerisingeri duran, çatıya inatla konmayan, yağmurun altında kalıp mermeri gagalayan asi, ayrıksı bir kuş daha vardı ki… Onunla göz göze gelmesiyle beraber Yokhanımteyze’nin yok olduğunu sandığı yüreği sevgiyle dolmuştu. Tüyleri parlak mı parlak, rengi yaşamlı mı yaşamlı, rüya ötüşlü bu kuşla aralarında, birkaç saniye içinde kutsal bir bağ kurulmuştu. Bu birkaç saniyenin sonunda sorsalar zamanın ne önemi var diye, Yokhanımteyze zamanın şüphesiz çok önemli olduğunu ve bunu ancak onu sonsuza dek yitirmekten korktukları ilk anda bütünüyle kavrayabileceklerini, kavradıklarında ise zamana bu önemi kazandıran şeylerin hem nicel hem nitel değerler taşıdığını göreceklerini, bunu görüp sürekli zamanın peşinde koşmak isteseler de keşfedilmiş ya da keşfedilecek hiçbir alet yardımıyla ona yetişemeyeceklerini, onu aşamayacaklarını ve
onu tam anlamıyla ölçemeyeceklerini söylerdi. Eklerdi sonra, yine de derdi, bazı küçük anların karşısında ölçülemezlerin ölçüsü ve ulu’suzların ulusu olan zamanın dahi hiçbir anlamı kalmaz. O yüzden anı zamandan fazla kavrayın. Sonra unutulmasınlar diye bir örnekle pekiştirmek isterdi döküp saçtığı sözleri. Venüs diye kendi ateşinde kavrulan bir gezegen vardır derdi, siz bilir misiniz bilmem ama ben bilirim. Şaşırmayın canım. Dünya dışı yerler ilgi alanımdır da işte bu sayede bilirim. Burada, oturduğum yerde uzayı seyredebilirim. Size uzaydan öğrendiğim bir sır vereyim, Venüs’te bir gün, bir yıldan uzundur. Güneş’in etrafındaki dönüş hızının kendi etrafındaki dönüş hızından süratli olmasıyla ilgilidir bu. Yani derdi, ne demek istiyorum, bütün hızımızı kendi etrafımızda dönerken tüketirsek, zaman olağan seyrinde akar. Ancak, bir başkasına yönelirsek o uzayıp kısalmaya başlar. Ve biz bir günün kaç yıl, bir yılın kaç gün sürdüğünü dahi bilmez oluruz.
Yokhanımteyze kuşun etrafında dönmeye başladı. O, kanat çırpar gibi koştu. Kuş koşar gibi kanat çırptı. Pilleri aynı anda bitince soluklandılar. Yokhanımteyze kuşun ciğerinin kendininkiyle kaynaştığını varsaydı. Artık nefesleri ve gönülleri birdi. Birinin gözü kaşınsa diğerinin, kirpiklerini kırpıştırması gerekecekti. Onun burun deliklerinden ipince bir buhar havaya karışsa kuş bunu kesin görebilecekti. Üşüse, onun da kendiyle beraber zangır zangır titreyebileceğini hissediyordu. Titreme biter ısınırsa o da ısınır sanıyordu. Ama şu Veterinerbeyoğlu ne diyordu.
“Sıcaklardan… Muhtemel bir denge kaybı…” Kuşu için çerden çöpten sımsıcak bir yuva kurmuştu ama unutmuştu… O bir zamanlar çok üşümüştü. Hiç sıcaklık görmemişti, görünce ise bu ona iyi gelmemişti. Ona ürküntüler, çöküntüler vermişti. Madem olacağı buydu neden, söyleseneanlatsanabağırsana neden o gün, buzları çözülsün diye Yokhanımteyze’nin avucuna konmuştu? Kuşun dengesini o mu bozmuştu? Korkunçtu. Bu düşünce korkunçtu ve her yere düzenli bir sağanak hâlinde yağıyordu.
Eve döndü. Kuşuna doğru yaydan çıkan ok gibi fırladı. Üstü kırılacak eşya dolu masaya çarptı. Neyse ki bir şey kırılmadı. Canı acıdı ama olsun. O da kırılmadı. Gözyaşlarıyla ıslattığı havluyu tüneğin üzerine koydu. Kuşu, çek çek çek dedi çek onu beni kurutuyor. Mecbur çekti. Poşetteki vitaminleri çıkardı. “Aç gaganı ham yap bakalım! Uçak geliyor…” Kuş gagasını açtı açmasına ama vitaminleri ham yapmadı. Kendisine sunulan her şekeri kabul edecek eğitimli bir at ya da tüm buyrukları harfiyen uygulayacak toy bir emir eri değildi o. O, yalnızca ilaç kullanmayı sevmeyen eski kafalı bir kuştu. “Görmedim mi sandın yutarmış gibi yapıp çaktırmadan attın hepsini. Hadi bir daha aç gaganı ve bu sefer yut onları. Uçak geliyor!” Sen, dedi kuş, böyle yapınca, defalarcadefalarcadefalarca ısrar edip durunca benim uçup gidesim, sana şaşmaz, dönüşsüz bir veda edesim geliyor. Seni diyor kuş görmek istemiyorum sana bakınca çürüyorum, bir zamanlar yemyeşil olan şimdilerde yamru yumru, çarpık bir bitki gibi çürüyorum…
Bunları duyunca Yokhanımteyze’nin yüreğine sıcak kurşunlar döküldü. Anladı ki yıkmanın da inşa etmenin de zamanları var ve aralarındaki bağın kutsallığı sona eriyor şimdi. Anladı ki bir bahçıvan bitkisini yanlış toprağa ekerse, ne yaparsa yapsın ekin, vaktinden önce çürüyor, büzülüyor, için için kuruyor. O hâlde daha da geç kalmadan bahçıvanın bitkiyi sökmesi gerekiyor. Vaktinde ölsün ya da ömrünce yaşayabilsin diye. Toprağın altı da üstü de ömrünce yaşayamamış bitkilerle kaynıyor… Kuşu iyice fukaralaşmış bir bitki nüfusuna dâhil olsun madem. Hatırası her zaman için onu gıdıklayacak bir sirke sineği olsun. Kuşunu azat eğliyor. Kuş hiç arkasına bakmadan gidiyor. Yokhanımteyze onun arkasından bakıyor bakıyor... Sen daima uç diyor, benim tüyleri parlak mı parlak, rengi yaşamlı mı yaşamlı, rüya ötüşlü kuşum sen uçarken sanki gökyüzünde toplu iğne ucu kadar bir pembelik beliriyor. Hatıranı diyor ben bu pembelikte saklayacağım. Pencereyi kapatıp dokuz vitaminin dokuzunu da çöpe atıyor.
Ev şimdi farklı bir ev. Kuşsuz bir aşiyan. Kaybedeni, yenik düşeni, cepheye sürüleni ya da geri çekileni olmayan bir savaşın tek kalıntısı. Yarın savaştan sonraki ilk gün olacak. Yarın güzel olacak. Yarın güzel olabilir. Yarın güzel olmasa ne olur? Aman canım olmasa da olur. Yokhanımteyze’yi afakanlar basıyor böyle düşününce.” Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.” diyor ilk bir balkona çıkıyor. Bu onu kesmiyor.“İyisi mi dışarı çıkayım. Hava alayım biraz diyor.” Gevşek örgülü, yıpranmış yün hırkasını yaşlılığına
ilikletip bedenini usulca sokağa çekeliyor.
Dışarısı esiyor. Sokak lambasının feri sönmüş. Kimsenin olmayan bir caddede yalnızca gölgelerin gölgelerinin gezindiğini fark edebiliyor Yokhanımteyze. Bir adam yürüyor kaldırımda, mermeri gagalayan tuhaf bir kadın görüyor. O an bir kıymık ayak serçe parmağına batmış ya da şeytantırnağı ters bir hareketle onu hafifçe çizmiş gibi hissediyor. Pek önemsemeden yoluna devam ediyor. Bir düzine kuş kanat çırpıyor. Bir sinek vızıldıyor. Az önce mermeri gagalayan kadın tüm bunların uzağında olsa da hepsini duyan kulakları çınlıyor. Hırkasını yere sermiş, üstünde yatıyor. Aslında tam göğsünün üzerine, yüzükoyun yatmaya niyetlenmişken bir saniyede bundan vazgeçip sırtüstü uzanıyor. Uzayı seyrediyor. Her geçen saniye ağzının ucu biraz daha yukarı kıvrılıyor ve kimsenin bilmediği bir dilde şöyle mırıldanıyor, “Ayın dünyaya dönük olmayan yüzü tozlanmış. Toz, pembe.”