Tabutta Röveşata

Enes Sarı

 

 

İsmi, resmiyette 2 yaşından sonra koyulmuştu. Fakat o zamana kadar birçok salyangoz, karınca, solucan ona böceklerin Titan`ı diye sesleniyordu. Ona derin bir saygı duyuyorlar, bekledikleri Mesih`in geldiğini düşünüyorlardı. Onun adına yapılan The Geological London Society ödül konuşması sonrası, insanlar da ona böcekler kadar saygı göstermeye başlamıştı. Böceklerin evrimsel sürecini 100 milyon yıl daha geriye götürecek çalışmasının yanı sıra ödülü, hayatta kalma çabasına verdiklerini düşünmeye başlamıştı insanlar. On iki çocuklu bir ailenin sonuncusu olan Simon`un doğma eşiğinde olduğunu, bir tek annesi ve bir de Tanrı biliyordu. Beklenmedik anda gelen Tanrı`nın sürprizini annesi de yanıtsız bırakmamış, sürprize sadık kalıp kimseye söylememişti. İnsan doğasının alışık olmadığı bir şekilde, genç yaşında on bir çocuk doğuran Miriam, Hahambaşı`nın bile dikkatini çekmiş ve beklenilen Mesih`i onun doğuracağına dair çıkan söylentilerin üzerine, kökeninin araştırılması için talimat verilmesi istenmişti.

Bu haber allame tarikat liderleri arasında gizli tutulmaya çalışılsa da bir şekilde duyulmuş ve dönemin en ünlü birçok ressamı, hatta mezarlarından çıkan Rafaello,

12

Lotto -ilk beşaretini deneyecek olan Bosch- bu fırsatı kaçırmamak adına Miriam’ın kapısına dizilmişti.

Durum giderek ciddi bir hal aldığından dolayı, Miriam korkusundan yeni doğacak olan çocuğunun haberini kimseye veremedi. Yaşına göre kilolu olduğundan ve durumun anlaşılmaması için fazla fazla yediğinden dolayı hamileliğinin son zamanlarına kadar bile kimse onun karnında alesta bir şekilde doğmayı bekleyen bir çocuğun olduğunu düşünmedi. Simon`un da büyüleyici hikayesi bu şekilde başladı.

Söylentilerin her ne kadar yayılması istenmese de, Mesih`in havarileri yüzünden olsa gerek, olay hızlı bir şekilde tüm çevrelerce duyulmaya başlandı. Ölüler, diriler kısacası herkes gelmesi beklenen Mesih`in, Miriam tarafından doğurulacağına şiddetle inanmaya başlamışlardı. Hahambaşı’nın önderliğinde birçok din bilgini bunun olmayacağını Tanah`tan teyit edip bildiklerinden dolayı, herhangi bir Sabetay Sevi vakasının yaşanmaması için tek çarenin önü öldürmekte olduğunu anladılar. Sessiz sedasız, Tanrı`dan bile gizlemeye çalışarak kendi kutsal günleri olan Şabat günü Miriam`ı öldürüp kimsenin bulamayacağı bir yere gömeceklerdi.

Kader ağlarını asıl o anda örmeye başlamıştı. Hahambaşı bu görevi hayatında ilk defa birinin canına kıyacak olan basiretsiz bir Haham`a vermişti. Fakat ettiği dualarla bu zamana kadar sayısız insana iyilikte bulunup, nice hayatlar

13

kurtaran ve kurtaracak olan bu Haham, hayat karartma konusunda o kadar da iyi değildi. `Tanrı`nın hakkı üçtür` diyerek vurduğu 3 bıçak darbesinden sonra öldüğünü düşünüp, nabzını kontrol etmeden gömmüştü onu. Haham`ın Miriam`ı öldürmek için kullandığı bu üç hak başarısız olmuş, Simon bu hakları Tanrı`dan dirilmek için istemişti.

Ve haklar verildi.

Sözde azizleri örnek alan ve Eski Ahit’i harfi harfine yerine getirmeyen sözüm ona bu çakma Aziz, öldürdükten sonra dini ritüellere uygun bir şekilde gömmek istemişti Miriam`ı. İnancı böyle emrediyordu. İnancı onun için her şeydi ve kutsal kitapta ne emrediliyorsa onu yapmakla yükümlüydü.

Herhalde çocuğunu tabutta daha rahat doğurabilmek için Miriam’ın de son isteği tabutun içine konmak olurdu. Bunun için ilerde minnettar olacaktı ona Miriam.

Tabuta girdiğinde vücudunun muhtelif yerlerinden kanlar akmaya devam etse de nabzı hala atmaya devam ediyordu. Hahamlar onu öldürdüğünü zannederken o ve Simon, her inançlı insan gibi Basubadelmevti ikinci kez yaşayacaklardı. Annesi çocuğunu doğurmak için, Tanrı`nın sürprizinden daha şaşırtıcı bir şekilde, diri diri mezara gömülmesine rağmen, tüm mezar sakinlerinin şahitliği eşliğinde elinden geleni yapmıştı. Tabut’a girdikten sonra, sesini çıkarıp ölmediğini katiline haykırma düşüncesi aklından geçse de bunu yaptıktan sonra Azrail’in yarım kalan işini bitireceğini biliyordu. Aklına eşinin cenazesi sırasında geçirdiği kalp krizini

14

atlatıp ertesi günü kazada ölen büyükannesinin söylediği son söz aklına gelmişti. “Azrail mezardan döner, hatadan dönmez.”

Tabuta konar konmaz sessiz sessiz ıkınmaya başladı. Zamanının çok az olduğunu bildiğinden dolayı işini, mezarda oksijen kalmayana kadar halletmesi gerekecekti. Azrail tabutun üstüne kum atmaya başlamıştı bile, elini çabuk tutmalıydı. Aynı zamanda son birkaç on saniyesini tabutun kapısını aralamaya ve toprakta, bebeğinin küçük ciğerlerinin yeteceği kadar oksijeni alabileceği küçük bir delik açmaya ayırması gerekiyordu. Ikınmalarının sonunda bir ağlama sesi duydu. Hızlıca eliyle bebeğin ağzını kapatıp, ses çıkarmasını engelledi. Simon ağız tadıyla bu çabalarından dolayı teşekkür edemedi annesine. Lafı resmen ağzına tıktı Miriam. Aslında ağlamasını gerektirecek bir durum da yoktu. Çünkü yaşam alanında pek bir değişiklik olmamıştı. Boğucu, karanlık, dar bir anne karnında doğup, yine aynı şekilde olan Tabutun karnında hayata gözlerini açmıştı. Çok da yadırgamaması gerekiyordu geldiği yeri.

Durumun ehemmiyetini anlayan Simon yavaşça ağlamayı kesti. O an oğlunun ilerde Nobel ödülü kazanacak kadar akıllı olduğunu anlamıştı annesi. Diğer eliyle onu susturmasına gerek yoktu. İki eliyle beraber hızlıca tabutu aralayıp, toprağı eşelemeye başladı. Bir yandan bıçak ağrısı bir yandan oksijensizlik, onu neredeyse hareket edemeyecek duruma getirmişti. Tabutun içinde bulduğu ince uzun talas ile fark edilmeyecek küçük bir delik açtı toprakta. Deliğin

15

etrafını tükürüğüyle tutkallayıp, hafifçe ezerek sabit duruma getirmişti. Artık bebeği için son görevini de yaptıktan sonra, Azrail’in hayran bakışları ve derin saygısı ile beraber oğlunun Cennet’ten taptaze getirdiği kokuyu alıp, Cennet’e tekrar geri götürmek üzere yola çıktı.

Simon ise çok genç yaşta hayata atılmıştı. Doğumundan itibaren kendi nasibini kendisi arayacaktı. Artık hiçbir şey hazır bir şekilde önüne koyulmayacaktı. 9 aydır içeride rahat bir hayat sürmüştü. Yediği önünde yemediği arkasındaydı. Hayatın gerçekleriyle yüzleşme vakti geldi de geçiyordu. Sonuçta 9 aylık kocaman bir yetişkindi.

Genetik olarak nesilden nesile aktarılan bir içgüdüyle midir, yoksa Simon’un üstün zekasından mı, ağzı direkt yolunu bulmuştu. Acıktığı zamanlarda annesinin onun için dışarıda bozulur diye içeride sakladığı sütten her gün sadece yeteri kadar alıyordu. İsraf haramdı, bunu bilmeyecek kadar cahil değildi. Haram işleyecek kadar günahkar hiç değildi!

Yaklaşık üç buçuk ay ana sütüyle beslenip, sonra bilerek ya da bilmeyerek topraktan tohumlanan bitkileri, böcekleri genellikle hareket eden, dikkatini çeken her şeyi yiyordu. Yüzlerini ayırt ederek, gitgide hangisini yenebilir hangisinin yenemez olduğunu ayırt edebilecek duruma geldi. Artık toprak anası, bitkiler ve böcekler eşi, dostu, kardeşiydi.

16

Aralarında oluşan duygusal bir bağ gitgide güçleniyor, birlikte sevinip birlikte üzülüyorlardı. Simon’un hayatta kalması için her gün 5 kişi kendi canını feda etmek zorunda kalmasına rağmen, Peygamberi uğruna can veren sahabeler gibi herkes bu görevi sabırsızlıkla bekliyordu. Oksijen deliğinden her gün akın akın küçük böcekler Simon’u ziyarete geliyorlar, eli boş gelmek istemeyen böcekler, dışardan topladıkları besin değeri yüksek yiyecekleri kendisine takdim ediyorlardı. Simon bu konuda emin değildi, her gelen ilk önce kendisine selam vermeden annesinin yanına gidip derisinden de bir parça koparıyordu. Onun için mi gelmişlerdi yoksa annesi için mi şüphe duyuyordu. Zaten artık koparacak et de kalmamıştı, bir deri bir kemik kalmıştı kadıncağız.

Günler geçip gidiyor, Simon serpilip büyümeye başlıyordu. Artık tüm ekosisteme hakimdi. Topraktaki mikroorganizmaların ve bitkilerin gelişme sürecine şahitlik ediyor, hemen hemen tüm böceklerle tanışıp, beraber vakit geçirdikçe onların birbirleriyle olan iletişimlerini de az çok anlayabilecek duruma geliyordu.

Diğer taraftan fiziksel olarak büyümenin getirdiği güç ile tabutu hareket ettirip, toprağı eşelemeye başlamıştı. Böceklerin kervan yolu gibi sürekli kullandığı yol olan annesinin açtığı ince uzun deliği oymağa çalışıyor, oradan sızan ışık dikkatini çekiyordu. Toprağın altı mı yüceydi yoksa üstü mü orası tartışılır fakat, yukarıda görmeye değecek bir şeyler olduğuna emindi. Bundan dolayı

17

son gücüyle toprağı eşmeye devam ediyordu. Fakat tabutta kendisi ve kilolu annesi olduğundan, aradaki boşluklar kadar toprağı içeriye alabiliyordu. Küçük elleriyle bunu yapması çok da hızlı olmuyordu. Karıncanın yangına su taşıması misali, günler haftaları, haftalar ayları kovalamaya başlamışken, zaten küçük ve güçsüz vücudu gitgide eriyordu. Artık ümidini kaybetmeye başlamıştı. Annesinin açtığı delik de gitgide küçülüyor, nefes almak çok daha zorlaşıyordu. Onun için ışık, oksijendi. O sadece ışığı biliyor, algılıyor, oksijenin ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Soran böceklere oksijen diye bir şey olmadığını, onun tek ihtiyacının delikten yansıyan ışık olduğunu, oksijenin en yakın zamanda belasını bulmasını ümit ettiğini söylüyordu. Tek düşündüğü o ışığa ulaşabilmekti.

Artık bir faydasının olmayacağını düşündüğünden toprağı eşelemeyi de bıraktı. Zaten artık daha çok uyuyor, nedenini bilmediği bir şekilde göz bebekleri büyüyor, kalbi daha hızlı atıyor ve nefes almakta zorlanıyordu. Nefes alırken çıkardığı ses de değişik bir hal almaya başlamıştı. Hatta bu ses bir grup böcekleri rahatsız etmeye de başlamıştı. Bundan mıdır yoksa annesinin üzerindeki elbiseyi tamamen çıkarıp, sadece üstünde kemikle kalmasından mı, böcekler pılını pırtını toplayıp onu terk etmeye başlamıştı. Kervan sıraya dizilmiş, tüm böcekler son selamlarını vererek onun yanından ayrılıyorlardı. Simon’a gerçek kavuşma bu ayrılıkla gelecekti. Haldır huldur tası tarağı toplayıp giden bu haşere sürüsü, bir çobanın dikkatini çekmişti. Daha önce bu

18

kadar çeşitli böceği aynı anda ayna yerde görmemişti. Mağaralarına doğru yürürken çok heyecanlanmıştı. Sonunda nasıl bir jungle’ın ortasına düşeceğini hayal etmeye çalışıyordu. Çıktıkları deliğe giderken şaşkınlığa katbekat artıyordu. Daha önceden bu kadar uzun bir sürü görmemişti. En sonunda çıktıkları noktaya ulaşınca hayal kırıklığına uğradı. Böyle uzun bir sürünün daha devasa, daha afili bir mağaradan çıkması gerekiyordu. Bu hayal kırıklığından sonra, deliği incelemeden, eşelemeden tam dönecekken toprağın hareket ettiğini fark etti. Başta göz yanılsaması olarak zannetse de periyodik olarak toprağın hareket etmesinin tuhaf olduğunu anlayıp, toprağı eşelemeye başladı. Eşeledikçe daha çok böcek, daha çok bitki, bilmediği, görmediği neredeyse tüm böcek ailesiyle karşılaşıyordu. Onları gördükçe daha hızlı kazmaya başladı. İlerledikçe hayvanların boyutları da büyüyor, tuhaflaşıyor, derinlerden gelen sesler daha da insansı hale bürünüyordu.

Çoban toprağı kazarken bir yandan da ilginç bir şekilde gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bir anda tüm böcekler sele kapılıp gitmişti. O kadar ağlıyordu ki toprağa tohum atsan o düşen gözyaşlarıyla iki güne kalmaz filizlenirdi. Aklına kendisi beş yaşındayken ölen babası gelmişti. Onu mezara koyduktan sonra babasından ayrılmak istemeyen çoban, eliyle toprağı kazıp babasını oradan çıkarmaya çalışıyordu. Annesi ona babasının geri geleceğini söylese de o, arkadaşlarıyla beraber bahçede oynarken bulduğu küçük böcekleri oyun olsun diye toprağın altına gömdükten sonra kendisi çıkarmadıkça

19

geri gelmediklerini biliyordu. Onları oradan çıkarsa dahi hareket etmiyorlar eskisi gibi mutlu mesut oradan oraya koşup oynamıyorlardı böcekler. Bunu bilen çoban babasının artık geri gelmeyeceğini de biliyordu.

Küçük yaşta yaşadığı bu olayı hatırlayıp, ellerini tabir-i caizse bir kepçeye dönüştürüp makine hızıyla eşelemeye başladı. Sanki babasının mezarıydı orası. Beş yaşında yarım kalan işi şimdi tamamlamak istiyor gibiydi. Kendini o kadar kaptırmıştı ki, sanki babasına kavuşacakmış gibi, o ümitle daha da hızlı kazıyordu. Bir anda eli sert bir şeye takılmıştı. Daha da hızlandı. Evet bir tabuttu bu. Gözlerine inanamadı.

Tabutu topraktan arındırdı. Açtığında gördüğü sahne ona yıllar boyunca dilini tutturacak, kutsal kitaplarda, destanlarda, mitlerde benzeri aranacak kadar, filmlere konu olacak kadar trajikti.

Ve bu hikayeyi Jeoloji dünyasının en prestijli ödülü olan Wollaston Medal`ın 1830 yılındaki ilk sahibi Jeolog Prof. Dr. Simon Khereq adına okuyan ve onun adına alan çoban, hayatında hiç bu kadar kalabalık insan tarafından alkışlanmayacaktı.

20