Sevgili Arkadaşım Vahit,
Sana yazmayalı o kadar uzun zaman da olmadı biliyorum. Sakın ola mektubum eline geçince “Aha Ersen’imden bir mektup daha!” diye sevinmeyesin. Hallerimi sana anlattığım son satırlarımdan bu yana çok şey değişti bilmeni isterim.
Kalbim; düğününde en güzel gelin başına sahip olmak için uzattığı saçlarını, kıçı kırık götü boklu eloğlu için kestirmiş bir genç kadının; çocukluk aşkına verdiği, üstelik sadece büyümek zorunda olduğu için sözünden cayan ruhu kısa pantolonlu bir genç adamın; üniversite mezunu olmasına rağmen istediği işi bulamamış ve işsiz kalmak istemediği için asgari ücretin altında sigortasız çalışan bir kasiyerin kalbi gibi kırık ve sitem dolu.
Seninle olan bir anımı hala hatırlıyorum. Cam gibi parlak. Dersin ortasında dirseğinle beni dürtüp “Oğlum bu silgileri kalemlerin kıçına neden koyarlar anlamıyorum. Bir işe yaradıkları yok üstelik silerken de birden kopuveriyor.” demiştin. Ben de “Lazım değilse kopar at aslanım ya da peşin peşin hiç alma silgili kalem.” demiştim. Ah! Sen ne keskin zekalı veletmişsin Vahit. Şimdilerde derinlemesine anlıyorum o gün bana verdiğin karşılığı.
Anlıyorum; bizim uzayımızın herhangi bir yerinde, kendisi kadar yer kaplayan, herhangi bir varlığın hak ettiği saygıyı. Başıboş dolaşan gökcisimlerinin, kalemin arkasındaki silginin, isilik olmuş apış arasını hatır hutur kaşıyan çocukların, kıraathanede demlenen çayın, bir asmanın gölgesinde bile olsa usul usul büyüyebilen çam fidanının, çarpma işlemindeki birin, mezar taşlarının, bütün bunların, ruhlu ya da ruhsuz her şeyin hiçbir alametifarika göstermeden hak ettikleri dokunulmazlığı ve saygıyı, fark ediyorum ve anlıyorum...
“Öyle deme oğlum. Niye koparayım? Yazık günah lan! Hem, lazım olmaz olur mu? Bu kalemlerin arkasıyla kulağımı daha rahat karıştırıyorum. Silgi kulağımı tahriş etmiyor. Ehehe... Zaten kalem ayırt etmem ben, kalemlerimi hep annem alıyor.”
Doğaya, çocuğa, bir yemeğe, sokak lambasına, bir kaşa, gökkuşağına, kışın ağaçlarda biriken karlara, bir insana, bir insanın sağlığına, silgili kaleme, canlıya ya da cansıza, dokuz yaşındaki bir ilkokul bebesinin anlatmaya dilinin döndüğü kadar hoşgörüyü gösteremiyorsa bir insan... İşte ben o insanın insanlığından şüphe ederim Vahit.
Yaratılışının istikametini, masumiyetinden feragat edip, tersine çevirenlere yazıklar olsun!
Annesinin kucağından itibaren çevresinden bir şeyler anlamaya çalışan, ilk adımlarıyla beraber oyun peşinde
koşan, sevginin de nefretin de sınırlarını çocuk yaşında öğrenen insanoğlu; içine doğduğu dünyayı neden yaş aldıkça tanımazlıktan gelir?
Bilirsin ben hep bu noktada bir terslik görmüşümdür ve böylesi insancıklara hep uzaktan ve acıyan bir gözle bakmışımdır.
Yaşananları bilmek hakkındır diye düşündüğüm için bu mektubu sana yazıyorum. Lafı dolandırdığım için kusuruma bakma. Neye, nereye isyan edeceğimi şaşırdım. Başını da biraz bu yüzden şişirdim. Ama eminim bu haberi sen bana verecek olsaydın, sen de aynı öfkeyle baş etmek zorunda kalacaktın.
Dün annemle konuşurken aldım haberi. Bana nasıl anlatacağını düşünürken, zorla söktüm ağzından.
İlkokul ikinci sınıfta, orman haftası hediyesi olarak, sınıf öğretmenimizin verdiği plastik bardaktaki el kadar çam ağacı fidelerini hatırlıyor musun can dostum? Bir süre sonra apartmanın bahçesindeki asmanın altına diktiğimiz, adamakıllı gün ışığı görmemesine rağmen hayata tutunmayı başaran, gözümüz gibi koruyup kollayacağımıza söz verdiğimiz çam fideleri hani. Senin emanetlerin.
İşte o fideler dikildikten on yedi yıl sonra bir cani tarafından katledildiler. Ah! Ne de zor şunu söylemek. Annemin alt komşusu, adı batasıca kiracı, geçtiğimiz hafta sonu kimsenin haberi olmadan asmayla beraber ikisini de
kökünden kesmiş. Hiçbir sebebi olmadan hem de.
Her şeye rağmen hayata kök salan bir canlı ne yapmış da ölmeyi hak etmiş olabilir?
Dua ediyorum eğer varsa Tanrı, herkese sendeki ahlakı versin.
Başım çatlayacak gibi. Bir sonraki mektubumu ne zaman yazarım; söz vermiyorum. Benim de biraz zamana ihtiyacım var. Hatırana sahip çıkamadığım için pişmanım. Beni affet. Huzur içinde yat; beni merak etme Vahit.