İnsanın, ara sıra doğayla ve onun sesleriyle baş başa kaldığı, kendini dinlediği anlara ihtiyacı var. Bu yüzden, gündelik koşuşturmacaya ara verip, kendine mutlaka zaman ayırmayı bilmeli diye düşünürüm.
Ben ihmal etmeyenlerdenim... Her pazar erkenden kalkar, gelirim bu sahile. Herkesten önce kaptığım banka oturur, kendi keyfim için yaptığımı bildiğim bir şeyin mutluluğu ile denizin uçsuz bucaksız maviliğine terk ederim bakışlarımı. Uzun ayrılıkların sonundaki, coşkulu kavuşmaların kucaklaşma anları gibi öylece kalakalırım bir zaman. Sabahın dinginliğine teslim ederim ruhumu. Gözlerimi kapatıp, hissettiğim bu teslimiyet duygusuna bırakırım tüm azalarımı.
Bir süreliğine de olsa içinde bulunduğum zaman ve kavramlardan uzaklaştırır beni bu “müstakil yalnızlık”. Belki budur kendimi özgür ve mutlu hissettiren. Bütün yorgunluklarım ayakuçlarımdan terk eder beni. Nazlı nazlı süzülen vapurun sesi ile kendime gelir, açarım gözlerimi... Esen rüzgâr, çıplak boynuma sokulur. Paltomun yakalarını yukarıya kaldırır, ellerimi koltuk altında bağlarım hemen; zira güneşe aldanmalarım sonrası soğuk algınlıklarım çoktur. Çoktur ya! Yine de rüzgârın burnuma sürüklediği yosun
kokusunu değişmem hiçbir şeye... Daha bir özgür olurum dalgaları ve mavilikleri izlerken.
Martıların çığlık çığlığa balıklarla simit kapma telaşına ortak olur, balıklardan taraf olurum çoğu zaman. Tekneleri yüzdürürüm gözlerimle. Birer ikişer akıp giderler, maviliği köpürte köpürte…
Yan tarafıma dönüp, sağ dirseğimi oturduğum banka dayar, gazetemi ikiye katlarım. Rüzgârda titreyen sayfaları arasında gelişi güzel dolaşırken, yere dökülen simit kırıntılarının cazibesine kapılan minik kuşlar dağıtır dikkatimi. Yavaşça kafamı gazete üzerinden uzatıp, izlemek istediğimde kaçıverirler ürkerek. Yaramaz çocukları onlardır buraların, daldan dala ağaçtan ağaca.
İnsanlar gelip geçer önümden; ailesinin göz hapsinde yürüyüşe çıkmış minik bir kız çocuğunun özgür adımları ile parlar gözlerim. Martıların çığlıklarına karışır gülücükleri... Zamandan firar edip, çocukluğuma yol alıveririm o an; rahmetli babam gelir aklıma. Sert mizaçlı, suskun ama merhametli! Sevgisini göstermeyen ya da gösteremeyen... Unutmam! Nasıl olduysa, bir kez tutup kolundan bu sahile getirmiştim. Sahildeki teknelere bakıp, o zamana kadar görmediğim ve hissetmediğim bir yakınlıkta gençlik anılarından bahsetmişti. İlk kez iki arkadaş gibiydik. İlk ve son kez…
Sonra, elinde gazetesi ve şemsiyesi ile sahilin
müdavimlerinden yaşlı bir adam yerleşir, yanımdaki banka... Kızarmış gözlerinden, gecesinin sabaha bir türlü kavuşmamış olduğu belli bir halde, kendisine yönelen her bakışa, yalnızlığını örselemek istercesine "merhaba" diyen bir adam! İskender Amca… Beni buraya çeken her ne varsa belli ki onu da cezbediyor. Aramızdaki tek fark, onu yalnızlığı; beni, yalnız kalma isteği sürüklüyor bu sahile…
Minik bir “merhaba” iliştiririm, bana doğrulttuğu sevecen bakışlarına. Dudaklarına biriken yığınla sözcük varmışçasına, elinden geldiğince uzatmak istediği sohbeti, darmadağın eder içimdeki yalnız kalma isteğini. Kendisiyle ilgilenildiğini bilmenin mutluluğu yansır gözlerine. Uzun uzun anlatır hala eksik hissettiği ömrünü. O anlatırken, yüzündeki çizgilere takılır gözlerim. Her biri ayrı bir hikâye saklar içinde… Uzadıkça uzar sohbet. Ayrılma vakti geldiğinde birbirimizin duygu yükü ile uğurlarız yüreklerimizi. Değiş tokuş ederiz, eksik yanlarımızı…
O, çok özlediği evladını bulur gözlerimde; ben konuşamadığım babamı…