Bir gün evde televizyon seyrediyordum, heyecanla ayağa fırladım, hikayesini yazmak bugüne kısmetmiş. Televizyon dediysem El-Cezire’nin Arapça kanalı (cahil bir köşeci olsaydım Aljazeera yazardım). Beni fırlatan şeyse Emirliklerde mi Suudda mı hatırlamıyorum, önemi de yok, bir elektrik şirketinin reklamıydı: “Şirketu kehrubâî” dedi. Anlatayım:
Arapçada amber (daha doğrusu anber), Farsçada kehrüba, Türkçede kehribar denen o nesneyi bilirsiniz. En az M. Ö. 5. asırdan beri literatüre girmiş, insanların ilgisini yüne sürtünce mıknatıslanma özelliğiyle çekmiş bir madde; bildiğimiz statik elektrik. Ama taksi kapısı çıtlaması veya plastiğin olmadığı çağlarda insanlara büyülü gelmiş.
Kehribar Yunanca elektron. 1600’de Rönesansın büyük bilimcilerinden (pardon doğa felsefecilerinden) William Gilbert kehribar gibi yüne sürtünce statik elektrik yüklenen yirmiye yakın madde saymış. Bu hadiseye vis electrica demiş, 2021’de Kadıköyde yazsa kehribarsal güç derdi herhalde. Buradan türeyerek 17. asır boyunca İngilizce literatürde electric, Fransızca literatürde electrique kelimesi görülmeye başlıyor.
Türkçede ilk görülmesi Ebubekir Râtıb Efendi’nin Avusturya seyahatnamesi, “Ertesi gün bir akademyaya dahi götürüp makina elektrika dedikleri...”, tarih 1792. Namık Kemal ısrarla seyyale-i berkiyye demiş; seyyale akıntı, berkiyye yıldırıma ait. Ahmed Vefik Paşa ise Lehçe-i Osmanî’de seyyale-i kehrübaiyye diye açıklamış, 1876. 1892’de iki Osmanlı Ermenisi Andon Tıngır ve Kirkor Sinapyan’ın yazdığı Istalahat Lugatinde ise kehrübâiyye karşılığı önerilmiş.
Tabii bugün bakınca bu karşılıkların hiçbiri Türkçede tutmamış, Fransızca elektrik diyoruz. Beni heyecandan ayağa kaldıran ise şu olgu: Fransızca elektrik kelimesine iki Osmanlı Ermenisi Türkçede Farsça kökenli kehrübaiye kelimesini karşılık olarak öneriyor, kelime Türkçede tutmuyor fakat Arapçada tutuyor. Medeniyet böyle bir şey.
Arapça hazine depo, mahzen depo yeri. Bunun çoğulu mehazin, depolar. H hırıltılı çıkartılacak, barbar ve pis Araplarda da birçok dilde olduğu gibi hırıltılı h sesi var, hani boğazdan balgam söker gibi çıkarılan. “Sen öyle diyorsun ama Suriyeliler”… Geçelim.
Avrupa dillerine 12 ve 13. yüzyıl boyunca Arapçadan tonla kelime girmiş; bilhassa da astronomi (180’den fazla yıldız adı gibi), kimya (alkol gibi), bilim (algebra gibi), denizcilik (amiral gibi) gibi alanlarda. Esmer ve cahil Araplar sarışın güzelim Avrupalılara bilim, teknoloji ve medeniyet öğretmiş evet. Sınıfsal kozmetik kavramında
ısrarcıyım.
Magazin kelimesi de öyle, Arapça mehazinden İtalyancaya geçenlerden. Gemide malların depolandığı alan demek. Fransızca magazin muhtelif mallar satan depo gibi dükkan. İngilizce magazine depo, özellikle askeri mühimmat deposu. Bugün İngilizcede hala silahın şarjörü yani mermi deposu için magazine kullanılır. 1731 yılında çıkmaya başlayan Gentleman’s Magazine (Beyefendinin Cephhanesi) ile birlikte anlam dergiye doğru kaymış. Kelimenin Yunanca çoğulu mağazya, Türkçesiyle mağaza. Bugün hala Anadolunun denizci kasabalarında limandaki gemici depolarına mağaza denir. Türkçede magazin 1930’lardan itibaren resimli dergi, 1970’lerden itibaren ünlülerin özel hayatlarıyla ilgili haber türü. Depodan futbolcu-manken aşkına hazin bir yolculuk.