World is painting itself on a secular canvas.
And I hear it all right in my ear, under my nose.
I’m so inevitably interior; I’m one of the bumps.
At first, I fall in love with the hope of being colored in.
I do not resist; I never stopped playin’.
Then, as the rest of the surface glows with uncharted tints,
I am no longer content; I can no longer contain.
I won’t confine myself to the whites of a Pearl Earring.
Can’t settle to be a blind bit of the Last Meal in the evening.
Being a sheer twinkle of a Starry Night will not suffice.
I, so maddeningly, need to find ME before that dreamy sunrise,
Abandon the insipidity of being a mere bump of a canvas.
A minute bump that cannot see the surface saturated with a lot.
There are no limits for me to be something that I want.
For I crave to change my colors and still belong to each of them.
For I let them smear into my essence through my fingerprints,
Dünya kendi kendisini asırlık bir tuvale boyuyor.
ve tüm bunları tam gözümün önünde kulağımın dibinde duyuyorum.
Öyle kaçınılmaz bi şekilde dahilim ki buna, yüzeydeki kabarcıklardan biri oluyorum.
Başta, renklendirilme umuduna aşık oluyorum.
Direnmiyorum, asla oyuna devam etmeyi bırakmıyorum.
Ardından, yüzeyin geri kalanı keşfedilmemiş nüanslarla parladıkça,
artık hoşnut değilim; içimde daha fazla tutamıyorum.
Kendimi İnci Küpeli kızın beyazlığına hapsetmeyeceğim.
Son Akşam Yemeği’nin küçük bir gölgesi olmaya boyun eğemem.
Yıldızlı bir Gece’nin salt pırıltısı olmak bana yetmeyecek.
O rüya gibi gün doğumu öncesinde BENİ bulmaya,
Tuval üzerinde bir pürüz olmanın yavanlığını terk etmeye deliler gibi ihtiyacım var.
Doygun yüzeyin kalanını göremeyen küçücük bir pürüz olmayı terk etmeye…
İstediğim şey olmam için hiçbir şey yok beni kısıtlayan.
tüm renklerimi değiştirmek ve hala her birine tek tek ait olmayı arzulamak çünkü isteğim.
onların, parmak izlerimden özüme bulaşmasına izin verdiğimden,
to understand the world and tell her about all my little, peculiar pieces
and to revive all of world’s unspoken languages.
I want to give ME a chance to be every color and shade there is:
to be MY-complete-
overly-sensitive-
sporadically-obsolete-SELF,
to remain infinitely rising-from-the-ashes.
But do not regard me as the envious, yellow kind.
I carry the burden of the world’s brushstrokes on my thickened spine.
I’ll blind in so much that the borderlines will be graying.
That, all that’s present, at this very moment thanks to oil-painting,
will cut its ties from the past and solicitously start reliving.
No, there shall not be a bad weather under my silhouette.
There are just unfamiliar colors to be met,
And tell the world to immerse my bare skin in myrrh.
I am a million different colors that shine upon my own prayer.
I am blue, magenta, yellow, green, and purple...
There are darker days too but not ever a bad weather.
dünyayı anlamak ve ona tüm küçük, tuhaf parçalarımı anlatmak için,
ve tüm dünyanın konuşulmayan dillerini yeniden canlandırmak için.
BANA her renk ve ton olmak için bir şans vermek istiyorum.
BENİM-tamamen-
aşırı-hassas-
gelişigüzel bir şekilde-demode-KENDİM olmak,
sonsuza dek küllerimden-yeniden-doğar olarak süregelmek için.
Fakat beni kıskanç, gıpta edenlerden biri zannetme.
Ben dünyanın fırça darbelerinin ağırlığını nasırlaşmış omurgamda taşıyorum.
Öyle bir karışıyorum ki, tüm sınır çizgilerini görünmez kılıyorum.
Şu an burada, tam bu anda, yağlı boya sayesinde can bulan her şey,
geçmişle bağlarını kesecek ve sabırsız bir şekilde tekrar yaşamaya başlayacak.
Hayır, benim siluetimin altında kötü bir hava olmamalı.
Yalnızca henüz tanıdık olmayan, karşılaşılmamış renkler var.
ve dünyaya benim çıplak tenimi laden reçinesine daldırmasını söyle.
Ben, kendi dualarımın üzerini aydınlatan milyon farklı rengim.
Maviyim, macentayım, sarıyım, yeşil ve morum…
Daha karanlık renkler de var, ama hiçbir zaman kötü bir hava yok.