“Olmaz” dedi uzun boylu, sakalı ve saçı kirli gardiyan. “İçeri girmenize izin veremem” diye devam etti. Her zamanki gibi ağzını eğerek konuştu ve yine içeri girmemize izin vermedi.
Yan komşum ve sırdaşım olan Ayşe tekrardan içeri girmeye yeltendi.
“Olmaz’’, diye yineledi gardiyan. “Gidin, denizaltı sahilinde oyun oynayın diğerleri gibi. İlla meydanda oynayacaksanız yarın gelin. Bugün kapalı. Şenlik var.”
Kaşlarını çatan gardiyanın niyetinin ciddi olduğu belliydi. Bizi içeriye almayacağı surat ifadesinden kitap sayfası gibi okunuyordu. Ayşe ve ben ne yaparsak yapalım içeri giremeyecektik. İşimiz gardiyana kalırsa mahalledekilerin anlattığı kocaman ceviz kıracağını asla kendi gözlerimizle göremeyecektik belli ki. Sır gibi saklanan kocaman ceviz kıracağı ve meydanda olanlardan yine bihaber olacaktık. Anlatılanlardan hayal etmek çok zor olsa gerek ki Ayşe ve ben ceviz kıracağının kocaman keskin bıçağının nasıl bir anda aşağı indiğini oldukça merak ediyorduk. Bazıları bunun ışık hızında olduğunu söylerken bazıları ise bir karınca kadar yavaş olduğunu söylerdi. Bunu
Bunu gerçekte görmeyi, bıçağın hızına kendimiz karar vermeyi oldukça istememize rağmen o kocaman kirli sakallı gardiyan buna izin vermiyordu. Bu meydana ilk giriş denememiz değildi elbette ki. Daha önce de birkaç sefer girmeye çalışmış, hatta bir seferinde incir ağacının altında Ayşe ile uzunca planlar yapıp bir çubukla toprağa meydanın planını kazımış gizliden gizliye içeri girmeyi denemiştik. Uzun uzadıya yaptığımız planı akşam çökerken uygulamaya çalışmıştık ve plan hüsranla sonuçlanmıştı. Neredeyse bir adam boyunu geçen duvarı aşamamış, üstüne üstlük Ayşe’nin babasına yakalanmıştık. Orada ikimizde birkaç okkalı tokat yemiştik. Ayşe’nin yanağındaki kızarıklığı ve yüzümdeki tokadın acısını, yanağımın yanışını ara sıra aklıma geldikçe hissederim. Benim dayağımın orada bitmesine bitmişti ama eve gidince Ayşe’nin babası onu bir kez daha dövmüş olmalı ki sonraki birkaç gün Ayşe dışarı çıkmamıştı. Ona bunu hiç soramadım ama bundan hala eminim. Dışarı çıktıktan sonra ikimiz de bu konu hakkında tek kelime etmeden sahile, oynamaya gitmiştik. Gardiyanın reddetmesinin ardından başka bir başarısız deneme ile tekrar incir ağacına doğru yürümeye başladık. İkimiz de konuşmadık ama eminim ki Ayşe de benim gibi içinden planlar yapıyordu. Bu işin peşini bırakmayacak kocaman ceviz kıracağını ve kırılan yüzlerce cevizi görecek, kabuklarının kırılırken çıkardığı sesi duyacaktık elbette ki. Bizi neden içeri almadıklarını bir türlü anlayamıyorduk. Bu bir heves ve hayaldi. İkimiz de hayalimizin peşinden koşuyorduk, her çocuğun yaptığı gibi. Ama büyükler bunu engellemeye çalışıyordu.
Bir yolu olmalıydı. Zihnimi bir anlığına boşaltıp kafama meydanın görüntüsünü getirmeye çalıştım. Kafamda, koşuşturmacalarımız dönüp dururken aklıma bir anda meydanın etrafındaki kocaman duvarlar geldi. Sonradan kocaman taşlarla örülen, kireçle sıvanan sağlam uzunca duvarlar bir yana daha eskiden kalma duvarlar da vardı. Eski duvarlar kolayca yıkılırlardı. Hatta bir keresinde Ali ile meydanda top koştururken babasının yeni aldığı ışıl ışıl olan çarıkla topa öyle sert vurmuştu ki duvara giden top bir fırın tepsisi büyüklüğünde delik açmıştı. Daha sonraki birkaç gün boyunca delik orada öylece kaldıktan sonra deliği iki tarafından da sıvamalarına rağmen o vakte kadar biz delikten içeri girer çıkardık. Bu fikri Ayşe’ye söylediğimde bana büyümüş göz bebekleri ile baktı. Ceviz kıracağını görmekle büyülenmişti gözleri. Hissedebiliyordum. Koşar adımlarla meydana döndük. Güneşin yakıcılığı yavaştan kaybolmuştu. Yine de ter içinde kaldığımı hissedebiliyordum. Ayşe’nin ise siyah gür saçlarının dipleri terden ıslanmıştı. Duvarı aşabilme ihtimali bizi sapasağlam ayakta tutarken, yorgunluğumuzu da arada bir esen rüzgarlar beraberinde götürüyordu. Meydana doğru yürürken kimsenin mahallede olmadığını fark ettik. Her zaman olduğu gibi hemen herkes meydandaki şenliğe gitmiş; evler, sokaklar, dükkanlar ise sessizlikle beraber kalmışlardı. Çocuklar ise böyle zamanlarda denizaltı sahilinde koşturur, kumdan kaleler yapardı. Aralarından hiçbiri Ayşe ve ben gibi meraklı değildi. Tüm gün orada öylece oyun oynar, güneşin ve denizin
tadını çıkarırlardı. Biz ise son birkaç senedir olduğu gibi meydana girmenin türlü yollarını arardık. Ayşe'nin babasından yediğimiz dayaktan sonra bu iş bizim için artık bir inat meselesiydi. Eski duvarlara vardığımızda içeriden kocaman kalabalığın sesi geliyordu. Hepsinin sesi tanıdık olmasına rağmen hiçbirini ayırt edemiyorduk. Eski duvarların etrafında birkaç tur attıktan sonra hiç delik bulamadık. Birkaç taşı itmeye çalışmamıza rağmen, hiçbirini yerinden oynatmaya gücümüz yetmedi. Avuçlarımız ufalanan taşların tozu toprağı içinde kalmıştı. Ceviz kıracağını görebilmek için son birkaç dakikamız kalmıştı. Anlatılanlara göre cevizler kırıldıktan sonra makine önce güzelce meydandaki suyla yıkanır, temizlenir daha sonra ise parçalara ayrılarak depoya kilitlenirmiş. Koca koca parçalarını ayırmak için yirmi tane kaslı kuvvetli adam gerekirmiş.
İkimizin de umutları tükenmiş duvarın gölgesinde otururken Ayşe bir anda ayağa fırladı. Ellerini kenetledi ve ayağımı basmam için gözleriyle avuçlarını gösterdi. Başka bir şey demesine gerek yoktu. Çünkü önceki senelerde bu planı denemiş ama ikimizin de boyunun çok kısa olmasından dolayı başaramamıştık. Hatta bu sefer şansımız yaver giderse elimi uzatıp Ayşe’ye de tırmanması için yardım edebilirdim. Ayşe’nin kenetlenmiş avcuna sol ayağımla bastım. Ellerimi eski taşların çıkıntılarına yerleştirip kendimi çekmeye çalıştım. Zar zor başarsam da dikeldim ve diğer ayağımı küçük bir oyuğa koydum. Ellerimi daha rahat edebileceğim taşlara geçirdim. Sanki yıllardır dağlara taşlara
tırmanıyormuş gibi hissettim. Sonunda biraz yukarıdan da olsa meydanı görebiliyordum. İnsanlar sıralar halinde yan yana dizilmiş büyükçe bir platforma bakıyordu. Ayşe “Ne görüyorsun?” diyerek ikide bir sormasına rağmen dönüp cevap veremiyordum.
Göz bebeklerimin hızlıca büyüdüğünü hissedebiliyordum. Tüm görkemi ve iştihamı ile ceviz kıracağı orada duruyordu. En tepesinde neredeyse kocaman bir dolap büyüklüğünde taş bağlıydı. Hiç de bize anlatılanlar gibi cevizleri kesen bir bıçağı da yoktu oysaki. Taşa sıkıca bağlanmış ip tepesinden arka tarafta limandaki demirbaşa benzeyen bir yere sarılıydı. Tıpkı bir vinci andıran ceviz kıracağı bu olsa gerek dedim kendime. Demirbaşın yanında ise bir adam bekliyordu. Tüm insanlar aralarında bir şey konuşurlarken büyükçe olan, tahtalardan çakılmış sahnenin ortasına doğru yürüdü. Adam, siyah bir elbise giyinmişti. Elinde bir kitap ile bir şeyler okumaya hazırlanıyordu. Ardından birkaç kişi sağlı sollu koluna girmiş ceviz kıracağına doğru yürüyen pazarcıyı gördüm. Yanındakileri tam seçemiyordum ama giyinişlerinden gardiyan oldukları belliydi. Ceviz kıracağının altına doğru güç bela getirilen pazarcının boynuna önce bir ip dolandırıldı ve platformun köşesindeki kancaya sağlamca gardiyanlar tarafından bağlandı. Platformdaki siyah giyimli adam yüksek sesle kitaptan bir şey okumaya başladı. Ben ise sadece bir şeyler okuduğunu biliyordum. Ne okuduğunu duymak ise tüm sessizliğe rağmen imkansızdı. Zihnimde birleştiremediğim tek tük kelimeler
saniyesinde kulaklarıma girdiği gibi zihnimden ayrılıyordu. Nihayet adamın okuması bitmişti, arkasına dönüp kafasıyla bir işaret yaptı ardından arkada bekleyen adam demir başına dolanan ipi serbest bıraktı. Taş, tüm ağırlığı ile pazarcının üstüne serbestçe düştü. Birkaç ses duyulmasına rağmen halk tamamen sessizdi. Bense nefes almayı unutmuştum. Artık Ayşe’nin “Ne oldu? Bana da anlat!” deyişlerini duymuyor, bacağımı çimdiklemesini hissetmiyordum. Tüm vücudum karıncalanırken etrafın yavaş yavaş karardığını, göz kapaklarımın ağırlaştığını hissediyordum...