Soğuk hava ıslaklığını tenime bırakırken güneşin doğuşunu izledim. Gece boyunca bu anı beklemiştim. Uyuyamamış, güneş ışınları göz bebeklerimi yakmaya başlayana kadar, zemine soğuğuyla çıplak ayaklarımı yakma izni vermiştim.
Yavaşça içeri seğirtirken dışarının havası odayı ele geçirdi. Balkonu yalayan sert rüzgâr gözlerime dolmadan hemen önce, ‘belki düzeltebilirim’ düşüncesi ile ellerimi üzerinde gezdirmeye başladım. Belki de yatağın sahip olduğu, düzelebilecek kadar olan kırışıklık, hayatımın sahip olduklarının ulaşamayacağı seviyedeydi. Ellerim düzeltmeye yarardı belki yataktakileri de, hayatımın uçsuz düşüncelerinin bir yerinde sıkışıp kaldıktan sonra kayıp gidenleri hiçbir yerinden tutup getiremezdi.
Duymazdan gelmenin faydası yoktu benden bir şeyler götürenlerin hacmi küçük düşüncelerinin fısıltıyla daha fazla var olamayacağımı haykıran seslerini. Bana ulaşamayan, havada usulca süzüldükten sonra asılı kalan umarsız düşüncelerin koyu renkleriyle gözlerimi kapatıp üçe kadar saydım. Derin bir nefes aldım. Vermedim. ‘Benim’ yaptım oksijen moleküllerini. Değişen zamanın haylazlığına uyarak
karbondioksite çevirdim bir süre sonra. Hayatımdaki hiçbir şeyi bir başka şey yapamamışken, bunu değiştirmiştim.
Benden gidenler olmuştu, beni bırakıp da gidenler, artlarına bakmadan. Şimdi bu yatakta yalnız yatmam da bundandı zaten. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Aslında yaptığı, ya da doğru anlamına kavuşturacaksak cümleyi, ‘yapmadığı’, ‘gelmek’ti. Her ne kadar geleceğim dese de, hiç inandıramamıştı samimiyetine. O’nda içimin almadığı bir şeyler vardı. Yanımdayken yapayalnızlığımın sebebiydi. Sevgime engel olamayan ancak gerçek yüzünü gören bilinçaltımla bakmıştım yüzüne. Verdiği sözün yalanı, içimdeki huzursuzlukla harmanlanarak beni yalancı çıkarmayan haliyle sarı çarşafın soğuğuna temas etmişti.
Balkon kapısının kapanmasıyla içeride sıkışan soğuk havanın dağılmasını an be an hissederek yatağa uzanmıştım.
Gözlerime dolan yaşları elimin tersiyle sildim. Yalnızdım gerçek anlamda. Tanımadığım bir ülkenin tanımadığım sokaklarında gezerken içim içime sığmıyor, adeta dışarı çıkmak için göğüs kafesimi sıkıştırıyordu. Gitmek istiyordum. Kendimle başlayan gitme yolculuğunun ona ulaşarak sona ermesini diliyor, ben benden giderken onun yanında kendimi bularak hesap sormak, kollarının arasına kapanıp yüzümü sıcacık göğsüne yaslayarak rahatlamak istiyordum.
Hava çok soğuktu. Gecenin ilerleyen saatlerinde hafif
kar kaplı yolların yabancılığına aldırmadan ‘evime’ gitmeye çalışıyordum. Henüz yollara alışamamıştım. Doğru yönde olup olmadığımı kontrol etmek için montumun cebinde soğuktan buz tutan telefonuma ulaştım. Yılın belli aylarında telefonların dışarıda çalışmadığı doğruydu. Bugün düne göre daha ılık olan havada telefondan haritayı açarak kendimi buldum.
Doğru yoldaydım. Evime gidiyordum. Kafamı göğsüne yaslayabileceğim kimse yoktu. Beklediğim insan gelmeyecekti. Bu gerçeğe kendimi ne kadar çabuk alıştırırsam o kadar iyiydi.
Aklım sarı çarşafın kırışıklığıyla bulanmışken burnuma dolan kokusunu içime çektim. Adımlarım hızlanmadan devam etti. Defalarca çalan şarkının tatlı ezgisinde göreceğime inandığım günü düşleyerek gülümsedim. ‘Geleceğim’ demesi kulaklarımda yankılanırken yaşadığım sokağa vardım.
Toz kaplı odanın çift kişilik yatağına sarılı gerçeklik; yokluğun kalp kırıklığının masumiyetine sarınarak asıl manasına kavuştuğu, içime kazınarak ardında izini bırakan, arkamı dönerek ona kaşık pozisyonunda sarılması için alan yarattığım, atan kalbinin izini sırtıma çıkartan huzurun sessiz haykırışlarıyla ulaştığım seviyesindeydi. Kanı vücuduna her pompalanışında hücrelerim yenilenirken, ileri doğru hafifçe itekleniyordu bedenim. Şarkı kulaklarımda çınlarken huzurun tanımını yeniden yapıyordu.
Uyandırmamak için kramp giren ayağımı bile yerinden
oynatamamıştım. Sadece anlık bir cesaretle boynumun altından uzanan sağ elinin boşta kalan avuç içine elimi yerleştirmiş, uçurumdan düşmek üzere olan bir insanın topraktan fışkıran ağaç köküne tutunduğu çaresizlikle parmaklarından birine tutunmuştum. Uzanmış, şarkının ezgisine kendimi kaptırmışken, onun da beni sevmesini sağlayabilirim sanmıştım avuç içine usulca bıraktığım elimle.
Uykusunda yavaşça savurduğu tekmesini bacağımda hissederken sevginin ne olduğunu öğrenmiştim. Kalp atışlarının kulaklarımı doldurduğu saatler boyunca, ona yavaş yavaş kendimi bırakarak gitmeye başlamıştım.
Birkaç gün önceydi sadece. Terk ettiğim ülkede geride bıraktıklarımdan biriydi. Zihnimde kalan görüntüsünün gün geçtikçe solmasını bekleyerek evime giderken, bilmediğim bir ülkenin soğuk sokaklarında, etrafımdaki insanların yüzlerine acaba o mu diye bakıyordum istemsizce şimdi.
The Kiss: Rêveries — Aylin N. Dönmez
Sayfa 46 yükleniyor…