Batı’dan önce Doğu’yla tanışması sonucu diğer türlere nazaran şiir açısından daha zengin bir birikime sahip olan Türk edebiyatı, kendisine yön veren toplulukların yayımladığı ve genelde şiir üzerine düşünmeden ziyade kendinden bir önceki topluluğu kınamayı hedef alan manifestoları da saymazsak, şiir teorisi açısından uzun yıllar kısır kalmıştır. Bu noktada, edebiyatımızın günümüzde bile hak ettiği değeri görmeyen kalemi Salâh Birsel’in kaleme aldığı “Şiirin İlkeleri” ilk poetika denememizdir.
Rousseau’nun “Nouvelle Heloise”i niçin yazdığını açıklarken “zamanımın ahlakını gördüm de bu mektupları yayınladım” demesi gibi Birsel de “zamanımızın şiir anlayışlarını, çalışmalarını gördüm de bu iç dökmelerini yayınladım” der. Kitabı yazmaktaki amacı şiir yazımını kolaylaştırmak değil tam tersine onun ne kadar zor olduğunu göstermektir. Kitaptaki şiir kelimesinin yerine öykü, roman vb. koyduğunuzda aforizmalarının çoğunun doğruluğunu yitirmeyişi de bizi, Birsel’in şiirle bütün söz sanatlarını kastetmiş olabileceği ihtimaline ulaştırır.
***
Birsel’e göre şiir bir bütündür. Konusundan, anlamından, özünden, sözcüğünden, kalıbından veya biçiminden ayrı olarak düşünülemez. Ama bu, şiir; konusu, anlamı ve özü olmayan bir nesne demek de değildir. Şiir, bunların hepsini bir arada ve kararında birleştirebilme becerisi istediğinden, sanıldığının aksine bir gönül işi değil bir zekâ işidir.
Şairi “yeni bir beğenisi olan adam” olarak tanımlayan Birsel buna, ancak bir yoldan, bir eğitimden, durun durun, bir öğretimden geçilerek varılacağını söyler. Sanatçı ilkin ne yaptığını bilmelidir çünkü niyet her vakit yapıttan önce gelir. Her şeyden önce yolunun değişik olmasına çalışmalıdır buna da sanattan kuşkulanılarak varılır. Kuşku, insanı gerçeğin yok sayılmasına değil, gerçeğin karşısında başka gerçekler de bulunduğu sonucuna götürdüğü sürece güzel ve yararlıdır. Zaten şair de gerçeğin bir tefsirine ulaşmış kişi değil midir?
***
Ünlü Fransız şairi Jean Cocteau şiiri “açıklanamaz” olarak tanımlar. Birsel’e göre şiir açıklanabilir ve buna da şiirin ne olduğunu değil, ne olmadığını araştıran bir görüşle ulaşılabilir.
Şiir, maydanoz olmadığı gibi bir ağustosböceği de değildir.
Şiir, arnavutkaldırımı da değildir.
Hatta çamaşır suyu da…
Şüphesiz ki şiir bir dikiş makinesi de değildir.
***
Her sözcüğün şiire giremeyeceği tartışmalarını saçma bulan Birsel, şiir bir “konu” olmadığından, maharetin sözcükleri sınıflandırma da değil onları iyi bir biçimde kullanma da olduğunu söyler. Kelimeler karşısında şaşkına dönen Hamlet’in şaşkınlığının tek sözcükten değil de sözcüklerin tümünden yani yapıttan gelen bir şaşkınlık olduğunun altını çizerek “her sözcük şiire giremez” tartışmalarının gereksizliğini verdiği örnekle de açıklar.
Sözü şiirin matematiğine de getiren yazar, şiirin güzelliğinin kendi dışında bıraktığı sözcüklerinin sayısıyla doğru orantılı olduğunu söyler. Bu bağlamda, Ernest Hemingway’i kısa öykünün efsaneleri arasına sokan altı kelimelik “For sale: Baby shoes. Never worn.” öyküsünü düşündüğümüzde, Birsel’in sözlerinin öykü için de geçerliliğini koruduğunu görürüz.
***
Şairin hayatı şiirine dâhildir hatta şairin hayatı şiiridir. Tıpkı Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları”nda ifade ettiği gibi şiirinin yaşamla dolup taşması şairin temel kaygılarından biri olmalıdır: “İnsan bir dize için birçok şehirler, adamlar ve eşyalar görmeli, hayvanlar tanımalıdır. Kuşların nasıl uçtuğunu sezmelidir. Küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. Bilinmeyen semtlerdeki yolları, beklenmedik rastlantıları; acayip ve tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzden esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir. Bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın birbirinden ayrı birçok sevda gecelerine ait anıları olmalıdır; doğrudan kadınların haykırışlarına ait, içine kapanan, hafif, beyaz, uyuyan lohusalara ait anıları olmalıdır. Ama, hem de can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle kalmış olmalıdır. Ve insanın anıları olması da yetmez. Anılar çoksa onları unutabilmelidir ve insanın, anılar gelecek diye beklemekte büyük sabrı olmalıdır. Çünkü anılar da henüz, o değildir. Anılar, ancak hücrelerimize yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, isimsizleştikleri ve artık bizden ayırt edilemedikleri zaman, işte ancak o vakit, umulmadık bir saatte, bir dizenin ilk sözcüğü, anıların ortasından ve anılardan doğar.”
***
Sanatçı eserini oluştururken onun bir bütün etkisi yapacak nefese ulaşmasını beklemelidir. Ama bunu da abartmamak gerekir. Çünkü iyi bir şiir bile, her zaman için kimi eksiklikler taşır. Ama bu eksiklikler, şiire kötü dedirtecek oranda da olmamalıdır. Konuyu anlaşılır kılmak için Birsel, Necatigil’in “Ölü Utanıyor” şiirinin gelişim sırasına göre üç aşamasını sıralar.
Birinci biçim:
Elim hiçbir işe yatmadı ömrümce,
Başınıza kaldım
Şimdi öldüm, cenazeme gelince
Kalkması lazım.
Bütün ömrüm sizi sıkıntıya sokmakla geçti
Bir angarya âdeta .
İşte şimdi öldüm, yatakta.
Yine başınıza kaldım belli.
Elim hiçbir işe yatmadı
Yaşadım sayenizde
Siz güzel ve faydalı...
Minnetle doluyum hepinize.
Ölümümde ayrı
Bu
İkinci biçim:
Elim hiçbir işe yatmadı,
Faydasız bir ömür sürdüm.
Siz de olmasaydınız
Açlıktan ölürdüm .
Sırtınızda yük oldum âdeta.
Öldüm, yine size düştü derdi
Bir yardımınız daha lâzım şimdi
Size zahmet, son bir defa.
Üçüncü biçim:
Elim hiçbir işe yatmadı,
Ömür sürdüm faydasız.
Yaşamaz ölürdüm
Siz olmasanız.
Pek çoğunuz benim için sıkıntıya girdi,
Sırtınızda yük gibiyim âdeta .
Bir yardımınız daha lâzım şimdi
Size zahmet, son defa.
Ormanlardan odunumu getirdiğiniz gibi
Fırınlarda hamurumu pişirdiğiniz gibi,
Lütfen beni mezarıma bırakıverin
Bildiğiniz gibi.
***
Sanatın halka doğru yayılmasını isteyenlerin de zaten entelektüellerin kendilerinin olduğunu söyleyip, konunun doğal akışına bırakılması gerektiğini vurgular. Fikrinin altını da her zaman verdiği eşsiz örneklerinden biriyle bitirir: “Nietzsche, Alman ulusunun budalalığını dünyanın dört bir bucağına bangır bangır yayarken, Alman ulusu, değil Nietzsche’nin sözlerini, Nietzsche’nin kendisini bile sezinleyemeyecek kadar domuz etine ve birasına gömülmüştü.”
***
Sanatta bayağılığı asla bağışlamayan Salah Bey, şiirin kalitesinin belli grupların çıkarlarına indirgenmesine, şiire bir meta gibi davranılmasına kızar. Ekonomideki Gresham Yasası’nın şiirde de geçerli olduğunu, kötü şiirin iyi şiiri kovduğunu söyler.
İyi bir okursanız, birkaç denemesini okuduktan sonra önünüze konan bir parçayı “bu bir Salah Birsel denemesi/değil/dir” diyebilecek derecede size üslubunu hissettiren yazar, “sanat üslup değildir” diyenlere inanmamamızı, sanatın bal gibi de üslup olduğunu söyler.
Üslubu olmayan sanatçıyı yok sayar.
En kolay yazılmış görünen şiirin en zor olduğunu belirtir, yazdığı şiir biraz olsun güzel görünsün, ölçü tutsun diye günlük hayatta kullanmadığı kelimeleri lügatlerden bulup çıkaranları şair yerine saymaz, yaptıkları işe de “güzel sözcükler yapıcılığı” der.
***
Yazmanın yolu okumadan geçtiği için, Birsel sözü okumaya da getirir: “Şiiri ele geçirmek isteyen her okuyucu ona bir değil, birçok yoldan sokulmaya çabalamalıdır. Kimi şiirler ilk anda soğuk gibi görünürlerse de başka yönlerden araştırıldıklarında içimizi hemen de ısıtıverecek güçte çıkarlar. Şiire giden yolun ya da yolların çetin ya da belirsiz olması, şiirin değerini azaltmak şöyle dursun, usta bir sanat anlayıcısı katında hazların en tadılmaz olanı yerine geçer.” Okurun zekâyı belli eden şiire tutulması anlamsızdır. Bir şeyi belli olan şiirde zekânın varlığından çok yokluğuna inanılmalıdır. Şiir anlamı bağırmamalıdır.
Yaratıcı bir okur olabilmek, iyi bir kitabın kokusunu almak için de arıklaşmış, incelmiş bir beğeniye sahip olmamız gerektiğinin üstünde durur. Okurun, özellikle genç okurun, şiire zekâsıyla yaklaşmasının güçlüğünden bahseder. Normal okur, Don Kişot’un değirmene saldırması karşısında kaba kaba sırıtmaya hazırlanırken, azlık, o olayda, insanlığı kemiren dertlerin depreştiğini görmesini bilir.
Çoğunluğun Küçük Prens’i bir çocuk masalı sanması gibi bir körlüktür bu.
Okunarak iyileşilir.
***
Sanatçı, sanatını meslek haline getirmelidir. Daha doğrusu sistem buna izin vermelidir. Zira Rönesans’ın kazancı, çağımızın yoksulluğu buradan gelmektedir.
***
“Şiirin İlkeleri”ni kaleme almasından yaklaşık on yıl sonra şiir hakkında işaret ettiklerinin çoğunu kendine düstur edinmiş İkinci Yeni hareketinin doğması Salâh Birsel’in bir fikir adamı olarak dinlendiğini mi göstermektedir yoksa sadece kaderin işi midir bilinmez.
Böyle büyük iddiaların peşinde de değildir zaten o. Yazdıklarında birtakım yanılmaların olabileceğini de kabullenir. Hem zaten birtakım yanılmalara düşmeden gerçeğin kavranmasına olanak var mıdır?