Homeros, tasvirlerinden birinde düşmanı tarafından kafası bir kılıç ile uçurulan birinden söz eder. Yere düşen başın dudakları hala kıpırdamakta, başladığı bir söze hala devam etmektedir. Ölürken bile içinde kalmasını istemediği bir şeyleri mırıldanmaktadır. Yazın hayatı boyunca yazdığı elliyi aşkın öyküde ötekileşmeden yozlaşmaya, sosyal adaletsizlikten aşka, ölümden fetişizme, bağlasan bir arada durmayacak konuları; kendine has öykü evreninde işlemeyi başarmış bir yazar olan Haldun Taner, “yazarlık” halini, kimliğini işte bu benzetmeyle açıklar.
Sahip olduğu ünü Türk tiyatrosuna yaptığı katkılara ve epik oyunu “Keşanlı Ali Destanı”na borçlu olsa da Taner, Sait Faik ve Orhan Kemal’le birlikte öykücülüğümüzün de aslarındandır.
Hayatımda gittiğim ilk tiyatro oyununun “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” olması sebebiyle Haldun Taner’in bendeki yeri ayrıdır. Öykücülüğünü keşfim ise bundan çok daha sonralara denk gelir.
Taner öyküsünün, kaderleri isimlerinden izler taşıyan çoğu kahramanı, yaptığı tercihlerle kendi özünü oluşturmak üzere dünyaya atılan insan gibi bir başınadır kâğıdın üstünde. “İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek” adlı öyküde anlatıcının radyoda istenilen şarkıyı dinleyebilmeyi gerçek anlamda mutluluk sayan “Radyosu olanlara gıpta ediyorum. Bana öyle gelir ki, radyosu olan insanda aşağılık duygusu barınamaz. Aç düğmeyi, en büyük orkestralar başucunda çalsın: kapa düğmeyi reisicumhurun lafı ağzında kalsın.” sözleri bundandır.
Haldun Taner öyküsünün ayakları yere sağlam basar. Konular, karakterler değişse bile “mesele” değişmez: İnsan olmak, kendi olmak. “Yaprak Ne Canlı Ne Yeşil”in Zuhal’i, sevişirken bile Galip’ten Fuzuli’ye mısralar dizen yazarı “Ne kalabalık herifsin sen be. Bu kalabalıkta seni bulmak zor.” diyerek kendi olmaya davet eder. “Neden Sonra”da, birbirlerine oldukları gibi davranmayan İhsan ve Melahat’in ilişkilerinin yürümediğini görürüz. “Salt İnsana Yöneliş” adlı enfes öyküde, cevheri kendi köklerinde aramayan bir edebiyat hareketi, Sungur’a Çukurova tarlalarında bir zenci beyaz çekişmesi icat ettirir. “Yağlı Kapı”nın Rıza’sıysa özünü, kendisine sunulan maddi imkânlara değişmez.
Kendine toplumun sismografı olmayı vazife bilen Haldun Taner, öykülerinde toplumsal yozlaşmaya karşı da kayıtsız kalamamıştır. İnsanlığını unutmuş adem suretlilerden hayır görmeyince, çiçeklere yönelen Sebati Bey’in başına gelenler,
maddenin tutsağı olmuş insanın konu edildiği “Yalıda Sabah”, “Made in USA”, “Kaptanın Namusu”, “Dürbün”, “Ayışığında Çalışkur” ve “İşgüzar Bir Polis” hep bu duyarlılığın yansımalarıdır. “İki Komşu” ve “Yaşasın Demokrasi”yse demokrasi anlayışının ülkemizde ne kadar oturduğunu anlamak isteyene sayfalarca inceleme kitabına bedel birer kıssadan hissedir.
İskambil kartları üzerinden sosyolojik bir incelemeye giriştiği “Konçinalar”da, hayatın bir futbol maçına benzetildiği “Fasarya”da, “Ases”te ve kadının çalınası bir enstrüman olarak tasvir edildiği “Allegro Ma Non Troppo”da Taner öyküde metafor kullanımını zirveye çıkarır.
“Artırma”, bağlanmaktan korktuğu için seçim yapamayan, “ömrüm boyunca artırdım artırdım, hiçbir şey üstüme kalmadı” diyen kahramanın, sorumluluklarından kaçarak aslında yaşamının anlamını yitirdiğini fark etmesiyle sonlanır. “Bayanlar 00”ın Kevser Hanım’ı da “Keşanlı Ali Destanı”nın Şerif Abla’sından izler taşır.
1960 İhtilali’nde üniversitedeki görevine son verilen 147 aydından biri olan Taner, “Rahatlıkla”da üniversitelerin “-izmler” sonucu geldiği noktayı sorgular.
“Harikliya”, “45 Marka Seksapil” öyküleriyle Varlık Vergisi ödemektense zengin olduğu kadar çirkin de olan Beatris Mavyan’la evlenen yakışıklı delikanlı Jirayir
Kekliyan’ın başına gelenler paraya yenilen insan ilişkilerini, aldatmayla sonlanan yapay aşkları gözler önüne serer.
Aldatmayla yoğrulan kadın-erkek ilişkilerinin bu sefer bir köpeğin gözünden anlatıldığı “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”ndeyse insanı köpekten aşağıda konumlandıran bir öykü okuruz: “Dünyanın en nankör yaratığı insanla en sadık yaratığı köpek arasındaki, dünya tarihi kadar eski bu sıkı fıkılık köpeğin insana değil, insanın köpeğe muhtaç oluşundan geli(yo)r.”
“Eller”, “Memeli Hayvanlar”, “Piliç Makinası”, “Ablam”, “Fraulein Haubold’un Kedisi” ve “Necmiye’nin Hatırı” öykülerinin temel izleğini de cinsellik ve fetişizm oluşturur.
Eşzamanlılığın modern Türk edebiyatında ilk kez işlendiği “Şişhaneye Yağmur Yağıyordu” ile zamanın farkındalığının ironik bir dille kaleme alındığı “On İkiye Bir Var” öyküleriyse bana göre Haldun Taner öyküsünün en sağlam örneklerini oluşturur.
Dönüp dönüp tekrar okuduğum, her okuyuşumda kendini tekrardan yaratan iki öyküsünün de “zaman” kavramını konu alması kimi zaman Haldun Taner’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’la karşılaştırmama, kimi zaman da bu iki öyküyü Tanpınar’ın sanmama sebep olmuştur.
Memleketimden trajikomik insan manzaralarını aktardığı öyküleriyse onu “bizi bize anlatan adam” yapmıştır. “Bir Kavak ve İnsanlar”ın maddiyatı yaşamının amacı haline getirmiş fabrikatörü, uğruna önüne çıkan her şeyi çiğnediği fabrikasının açılışında konuşurken kafasına pisleyen kuşu bile doğanın bir tokadı olarak anlamak yerine olayı pişkince bereket olarak açıklar. 1947’de yazılmış bu öyküden 67 yıl sonra fabrikatör karakterinden çok daha pişkinlerinin aramızda dolandığını hatta devlet kademelerinde yükseldiğini görürüz. Değişmeyen tek şey değişim değil Türkiye’dir. “Kooperatif” öyküsünde anlatılan, ancak üst düzey bürokratik sınıfın taşınmasıyla hizmet almaya başlayan orta sınıf mahallesi nedense bugün bile bize oldukça tanıdık gelir. “Sonsuza Kalmak”taysa yine bir başka kooperatif inşaatında bulunan antika rölyeflerin, olur da arazi incelemeye alınır korkusuyla hiç kimseye haber verilmeden kooperatifin fosseptiğine duvar yapılışını okur da Haldun Taner’in gözlem gücünü takdir edip ileri görüşlülüğüne sevinmeyle memleketin hal-i pür melaline üzülmek arasında gidip geliriz.
Toparlayacak olursak bana göre Haldun Taner öyküsü hiçbir zaman kendini tekrar etmeyen, kolay okunmasına rağmen zor sindirilen, yer yer tempolu kimi zaman durağan ilerleyen ve her zaman sürpriz finallere gebe özgün bir öyküdür. Tıpkı hayat gibi.