Hayatımız birçok araç ile yaşayan ve yaşamayan sayısız ötekilerin tecrübelerine ortak olmak ile geçiyor. Müzik, kitap, film, resim ve dahası… Üstüne üstlük bu ötekiler tecrübeyi paylaşmak ile kalmıyor onu kendi realitelerinde yeniden analiz ediyor, kurguluyor, biçimlendiriyor ve sunuyor. Eğer görebilirseniz ortada altın ipliklerle birbirine milenyumlar ötesinden bağlanmış ve zamanı kendisine bölebildiğimiz en küçük ân içinde beyindeki işleyiş gibi muazzam miktarda aktarım yapılan tüm bir insan bilinci var. Burada sorgulamak istediğim her ne kadar bu bilinç ve bu paylaşım olsa da sadece kitap gibi en masum ve en alışılmış bir biçimi inceleyeceğim.
Yazma üzerine çok şey söylenmiş. Paylaşmanın ve aktarmanın yolu olduğu belirtilmiş çok sefer. Bana göre, yazma aslında bir yönüyle yalan söyleme mekanizması. Gerçi “metot” ve “üslup” da diyeyim de aforizmam ile namım yürüsün kolaycılığına kapılmamak da gerekli bu noktada. Aynı zamanda anlaşılmak için - sonuçta hepimiz iletişime, en nihayetinde,
anlaşılmak için giriyoruz- belirteyim, aslında ‘akıl’ın ve ‘tasım kuralları’nın işlediği her durumda, bence, iki taraf da (tez - antitez) savunulabilir ki bu da sunacağım en absürd şeyi bile tartışılmaz(tartışma-dışı) yapıyor.
En başta malumu îlam kabilinden diyorum ki, ‘yazma’, hemen aklıma gelen şu birkaç biçimi ile: roman, hikaye, deneme; gerçeği yansıtmaz birebir, bunun imkansızlığını bilerek metodlarını ve tekniklerini bu imkansızlık üzerine kurarak geliştirirler. Yaptıkları aslında, insanoğlunun gerçekliği ilk kavrayış ve dünyayı ‘us’sal hâle getiriş zamanlarında olduğu gibi dünyayı alımlamlarken ‘şey’leri ‘basitleştirme’ yolunu seçmeleridir. Tek farkları, bu durumda çocuğun bilinci ve bilinçdışı edilgen iken, yazan/üreten suje tamamı ile etkendir.
Kitap diyerek sınırladığım konuda biriktirilip kurgulanmış birçok zihinsel ürüne de yol var ama ben de yazının doğası gereği basitleştirip devam ediyorum.
Kitap en basit hâli ile bilinç paylaşımıdır bence. Tabii bu paylaşım hep sıkıntısız ve duru olmaz. Yollar kullanılır ve yollar bir şeyler alır ve bir şeyler verir. Bilinçaltının müdahalelerde bulunduğu yaratış ânı* da bence kurgulanmış bilinç hâlidir.
*: Yaratış burada ‘yoktan var etme’ yerine ‘benzersiz bir ürün oluşturma’ niyetinin dışavurumu olarak kullanılıyor
Kitap ile ilgili sayıklamalarımdan sonra okuma eylemi ile ilgili söyleyebilirim ki insanoğlu hep okudu, paylaştı, dinledi. Yaratılışçılar için Hz. Âdem’in ilk ‘annebabaçocuklara’ rengârenk hikâye etmelerini tahayyül ya da evrimciler için ilk Neanderthal atalarının tabiatı imleme sürecinde birbirlerine hayretlerini ifadelerini zihinde tersim zor olmasa gerek.
Günümüzde ‘Time lapse’ tekniği kullanan videoları ve özellikle belgeselleri görünce zamanın kıymetini daha iyi anlıyoruz sanırım. Zaman gibi muazzam bir konuya burada girmeyeceğim. Yine de şunun gibi bir durum mümkün: Mesela bir roman okuyoruz. O da Dostoyevski’nin ‘Budala’sı olsun. Şimdi ‘Budala’yı okuma eylemim boyunca kendi yaşamımdan, ölçü için ne desek bencebir haftagünsaatdakikasaniye ya da frenkler gibi söyleyeyim nexus, harcıyorum. Anlamayan/algılayamayan Tanpınar’ın son dönem şiirine göz atsa yeterli.
Burada, iki taraf oldu hâliyle:
Birincisi “Kitap’ı okuyacağım ve biliyorum kendi yaşamımdan harcayacağım” diyenler.
İkincisi “Hayır, kitabı okumak saçmalık. Ne diye var olmayan bir hayatın var olmayan ‘ân’larını okuyayım; gerçek olsa bile; gelecek denen, varoluşuna dair elimizde senet olmayan, bulanık gri’ye dönük faydası olsa bile! Gerçek ise bile, aynı hayatı defalarca yaşamak ahmaklığı da neymiş!”
diyenler. Bu ayrımın ayırdına varamayan ve önemsiz gören b***l’leri iki tarafa da dâhil etmiyorum. Evrimde ilk atalarımız serebral korteks kıvrım sayısı arttırmaya zaman harcarken de yine ahmaklığına paha biçemediğimiz hilkat garibeleri onlar.
Birincilerdenim diyen dostlarım zihinlerinizde kurgu sınırlarınızı zorlayın ve milenyumlardır insanoğlunun hikâye etmelerine şahit olun! İç içe, peş peşe, ayrı ayrı… Bütün bir renk skalasını kıskandıran zenginlikte, tüyler ürperten, kalpleri sıkan, göz yaşı döktüren, sokaklara döken hikâyeler…
Eylemi niyete göre tefsir edeceksek burada iki yol görünüyor ya da ikisini birden tercih eden orta bir yol.
Fayda için okuyanlar var tabii ilk. Ama sadece soğuk, kapitalist faydacılık değil; mavi küre sâkinlerinin birikmiş tecrübelerini ve ortakakıllarını kullanmak isteyen faydacılık. Bir de her türlü uzamsal özelliğinden sıyırıp onu tözsel biricik hâli ile, kitabı bizzatihi kendisi için okuyanlar. En son da iki yoldan da fıtratına uygun miktarda alıp kendine ölçü çıkaranlar.
Örnek olarak ‘Budala’yı almıştım. Classic kelimesinin filolojik kökü üzerinden ya da yazarının hâlâ bizi hayrete düşüren üslûbundan değil, çok kullanılan ve sakızlaşan ifadeyle ‘evrensel insan gerçeğini’ anlattığı için.
İsviçre’de büyüyen Prens Mişkin’in kendine inşa ettiği ‘saf’ kimliği Rus toplumunda ve özellikle yüksek tabakasında ‘budala’ etiketine maruz kalır. Hani birçok farklı versiyonu bulunan bir hikâye anlatılır: Hocanın biri caminin ortasında anadan üryan, adı çıkmış bir kadınla birlikte oluyormuş. Sonra cemaatten biri gelmiş de asabı bozulmuş, yüzüne tükürmüş hocanın bu yaptığı edepsizlik için. Hoca da çıkarmış sopayı, dövmeye başlamış adamı, camide tükürdü diye.
Nedense Prens Mişkin’in bahsi geçince bu hikâye aklıma geliyor artık. Halbuki Prens belki de o tükürüğü bile atmamıştı Rus toplumuna. Sadece var olmuştu aralarında. Şimdi bu ‘budala’nın durumunu düzgün tahlil edip bu olmamış ama olması mümkün tecrübe ile geleceklerinde çeşitli fenalıklardan ve zararlardan sakınacak faydacıları anlamak mümkün.
İkinciler için yukarıda sürdürdüğüm mantıkî güzergahı devam ettirmem mümkün değil. Çünkü Kant’ın istediği üzere kitabı bizzat ‘kitap’lığı için okuyan biri değilim.
Benim de içinde bulunduğum üçüncülere gelirsek… İnsan olmamızla hem geçmişin elem/zevklerini hem de geleceğin endişe/ihtiraslarını kendimizi her ân var etmememize rağmen usumuzda taşıyoruz. Anka olmaklığımız sadece ürettiğimiz edebiyat içinde kalıyor bir yandan. İnsan olmamız yekpâre geniş bir ânın parçalanmaz akışında eylememizi içeriyor.
Üçüncü yol üzere olmak fıtratımızın gereği belki de, kim bilir!
Gündelik hayatın kaybedişleri arasından en acısı belki de eylemimizin değerini unutmak ve bu gafletimizde ısrarcı olmak. Lütfen, kendimize; hadiselerin ışığında sadece ‘ben’ olduğumuz, irademizle ben dediğimiz, o bir tuvale fırlatılmış ton ton renk arasından kendi rengimizi bağırmak için yırtındığımız bilinmeze, üzerine her nazar değdiğinde ‘ben bu tanımda da değilim’ diyen siyah aynaya birazcık bakalım. Sonra da kendimizi tanımaya başlayalım ve bu yolla da işin en başında okuduğumuz kitabın değerini bilelim!