Barbaros Altuğ ile Söyleşi

Oğuzhan Yeşiltuna & Halil Yayla

“Yazarlık neredeyse Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü yüzünden benim aklıma girdi diyebilirim.”

Barbaros Altuğ

Barbaros Altuğ, edebiyat dünyamızın en renkli kişiliklerinden biri. Diline düşenin vay haline dedirten bir okur, ilk romanını yayımlamış bir yazar ve yazarların kendilerini ve kariyerlerini teslim ettikleri bir edebiyat ajanı. Aralarında Ayşe Kulin, Latife Tekin, Kürşat Başar, Buket Uzuner, Murat Somer’in bulunduğu 30’a yakın isimle çalışan Barbaros Altuğ ile Taksim’de ilk romanı “biz burada iyiyiz”, Gezi ve edebiyat dünyası üzerine konuştuk.

(Söyleşi: Halil Yayla – Oğuzhan Yeşiltuna)

7

Sayfa 7 yükleniyor…

Edebiyat dünyasına kitap eleştirileri ve röportajlarla girmiş olmanıza rağmen insanlar sizi “edebiyat ajanı” olarak tanıyorlar. Kimdir edebiyat ajanı, ne iş yapar?

Bu şekilde tanımalarının sebebini söyleyerek başlayayım. Edebiyat ajanlığını Türkiye’de ilk ben başlattım 1999’da. Bu sene 15. yılı bu işin. O dönemdeki röportajlarım hep bu iş üzerineydi. O yüzden insanlar bu şekilde tanıyorlar beni. Edebiyat ajanı aslında “literary agent”ın Türkçesi. Bu işi Türkiye’ye getirdiğimde yoktu böyle bir tanım, böyle bir isim verdim ben de ardından yerleşti zaten iyice. Biraz da kulağa eğlenceli geldiği için “ajan”ı korudum yoksa aslında “edebiyat menajeri” olarak da çevirebilirsiniz bunu. Bir yazarın, şairin kariyerinin kitap yazmakla başlayıp bitmemesi lazım. Bunun, o kitabın daha iyi bir şekilde duyurulması, yurtdışına satılması, televizyon dizisi, film ve hatta şarkı için telif hakları gibi birçok yan ürünü var. Tüm bunlarla ilgilenen insan oluyor edebiyat ajanı. Yazarın kendini ve kariyerini teslim ettiği insan.

“Günümüzde geçen bir hikâye anlatıyorsan ve içinde Gezi yoksa sen aslında yaşamıyorsun demektir” diyorsunuz. Gezi’den sonra edebiyat dünyasında bir eksiklik gördüğünüz için mi yazdınız “biz burada iyiyiz”i? Bir boşluğu doldurma arzusu muydu bu?

Eksikliği doldurmak diyemem buna. Ben bu hikâyeyi yazmak istiyordum öncelikle. Çünkü Gezi’nin bütün genç jenerasyonu etkileyen ve etkilemeye devam edecek çok önemli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Yirmili yaşlardaki insanların gördüğü ilk büyük toplumsal hareketti Gezi ve aslında daha da

8

önemlisi kendilerinin yarattığı bir toplumsal hareketti yani başkalarının yarattığı bir hareketin içine eklemlenmediler. Bu nedenle çok önemli bir yer tutuyor onların hayatlarında ve tutmaya devam edecek. Bunun öyle ya da böyle, “fiction” ya da “non-fiction”, belgesel ya da film şeklinde hayatta da yer alması gerektiğine inanıyorum. Çünkü büyük bir sanat ve edebiyat, büyük toplumsal hareketleri de içine almak zorunda. Onları görmeden büyük bir eser de yaratamazsınız ve bana göre onları görmezden gelerek kalıcı olmanız da mümkün değil. Muhakkak hatırlamamız gereken şeyler var ve Türkiye’de en büyük eksikliğin hatırlamamayı, unutmayı tercih etmemiz olduğunu düşünüyorum. Büyük olayların, yani son yüzyılda yaşayıp hala hatırlamadığımız büyük toplumsal trajedilerin de yazılması gerektiğini düşünüyorum. Gezi de bu son on senenin en büyük hareketiydi ve ben bunun yazılması gerektiğini düşündüğüm için yazdım bu kitabı. Bir eksiklik duyarak bir şey yazamazsınız zaten. Başka yazarlar da var yazan, onlar da yazmaya devam edecekler. Bu benim kendi Gezi’m, onlarınki de kendi Gezi’leri.

Gezi ruhunun devam ettiğine inanıyor musunuz?

İnanıyorum çünkü çok farklı kesimlerden insanları bir araya getiren ilk büyük toplumsal hareketti Gezi. 70’lerde 80’lerde herkesin çok kolaylıkla kamplara ayrıştığı bir ülkeyiz biz. Buradaysa sesini duyurmak, özgür olmak, istediği gibi yaşamak isteyen kesimler birleştiler. İstedikleri gibi yaşarken diğerlerinin haklarına tecavüz

9

etmemeyi öngörebildiler. Tarihte ilk defa oldu bu Türkiye’de. Soma’daki işçiler, işsiz kalan gazeteciler Ankara’ya yürüyorlar, bir taraftan zeytinlikler kesiliyor oradaki insanlar direniyor ve herkes birbirini destekliyor. Antikapitalist Müslümanlar Validebağ’a gidip “buraya cami yapmayın” diyebiliyorlar artık. Yani aslında Gezi, haklı ve özgür olmak yolunda bir toplumsal mutabakat ve bu ruhun korunduğunu düşünüyorum.

Peki, bundan sonra neler olacak? Ülkenin geleceği için umutlu musunuz?

Çok umutluyum tabi. Her şey bir günde değişmez. Ama çok büyük bir değişimin tohumu atıldı Gezi’de ve ülkeyi değiştiriyor.

Romana dönersek, Berlin’in bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyoruz. Yanılıyor muyuz?

Evet, bilinçli bir seçimdi çünkü yirmili yaşlardaki birçok insan genelde Avrupa’yı özgürlük adası olarak düşünüyor. Avrupa’daki özgürlük adasından bahsedecek olursak da Almanya ve bilhassa Berlin öne geçiyor. Çünkü Almanya, Türkiye’nin kültüründe de çok önemi olan bir yer. Osmanlı’dan beri hep bir şekilde Almanya ile iç içe yaşamışız ve büyük bir Türk kültürü de var orada. Almanca bilmeden bile bir Türk orada rahatlıkla hayatını sürdürebiliyor. Ayrıca, Berlin neredeyse 1910’lardan beri başka toplumların farklı davranabileceği marjinal kesimlere çeşitli haklar vermiş bir yer. Bir eyalet olarak askerlik

10

bile yapmak zorunda olmadığınız bir yer mesela. Bütün bunlardan dolayı bir özgürlük adası Berlin. Bu çocukların tek niyeti de zaten özgür olmak. Başka bir yere gitmeleri tuhaf olurdu.

“biz burada iyiyiz”in hangi karakteri sizden izler taşıyor? En rahat yazdım dediğiniz karakter hangisiydi?

En rahat Eren’i, en zor Ali’yi yazdım. Eren’i yazarken kendimden ve etrafımdan çok fazla şey koydum.

“biz burada iyiyiz” den sonra romancı kimliğiyle anılmak mı edebiyat ajanı olarak anılmak mı sizi daha mutlu ediyor?

Tabi ki romancı olarak anılmak çünkü yazarlık hep yapmak istediğim bir şeydi. Diğeriyse bir iş netice olarak ve o işi tabi ki sürdürüyorum çünkü o, günlük hayatınızı sürdürmeniz için gereken parayı size sağlayan bir şey. Onun için edebiyat ajanlığına devam edeceğim bir süre daha.

Roman hakkında olumsuz geri dönüşler aldığınız oldu mu?

Şu ana kadar aldığım derin bir olumsuz eleştiri olmadı. Kitap hakkında gelen tüm yazıları da zaten Twitter’dan paylaşıyorum, onların arasında da yok henüz. Olumsuz bir geri dönüş gelirse onu da paylaşırım.

Bu romanı okumasını isterdim dediğiniz bir isim var mı?

Çok yakın arkadaşlarımın ve gençlerin okumasını istiyordum esasında. Yakın arkadaşlarımın hepsi okudular. Gençlerle de sosyal medya üzerinden iletişimdeyim ve aldığım

11

geri dönüşlerin çoğunluğunu onlar oluşturuyor. İstediğim okur kitlesi onlardı aslında benim ve onlar da okuyorlar.

Sağlam bir okur aynı zamanda da ülkeden ülkeye fuardan fuara gezen, yerinde durmayan bir yazar olarak, “çok okuyan mı çok gezen mi daha çok bilir” sorusuna ne cevap verirdiniz?

İkisi de… (Gülüyor). İkisini ayırmak çok mümkün değil bence. Eğer gittiğiniz ülke hakkında hakikaten bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, meraklıysanız orası hakkında bir şeyler okuyorsunuz mutlaka ve o ülkenin edebiyatına ilgi duymaya başlıyorsunuz. Macar edebiyatını keşfetmem böyle oldu mesela.

Edebiyat dünyasında sosyal medyayı en çok kullananlardan birisiniz. Sosyal medya sizin için ne ifade ediyor?

Bugün önümüze gelen gazeteler büyük bir sansürün içinden geçerek basılıyor, o nedenle gerçekliği yansıttıklarını düşünmüyorum. Son dört senedir bu böyle ve giderek de artıyor. Ama sosyal medyada henüz bir sansür yok, bu olmayacağı anlamına gelmiyor tabi Türkiye gibi bir ülkede. Ona da bir sansür yolu getirmeye çalışacaklardır ama şu anda sosyal medyada sansür yok. Bu yüzden insanların istediği gibi konuşabildiği, etkileşimde bulunabildiği tek yer sosyal medya kaldı bana göre. O yüzden sosyal medya bence şimdiki zamanın haberleşme aracı.

12

Zaman zaman sosyal medya mahkûmu olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Düşünmüyorum açıkçası, çünkü tanımadığım birisi benimle etkileşimde bulunabiliyor mesela. Bu bir mahkûmiyet değil aslında bir iletişim kurabilme yolu. Çünkü İstanbul gibi büyük metropollerde, New York’ta, Londra’da, Paris’te, Sao Paolo’da ya da Rio de Janeiro’da da bu böyle, hayat kim nerede oturuyorsa onun etrafındaki bir üçgen içinde geçiyor aslında. Ama sosyal medya bize başka hayatları tanıma, başka yerlerde bizim gibi düşünen insanların var olduğunu bilme imkânı veriyor. Sosyal medyanın bizleri yalnızlaştırdığını düşünmüyorum.

Türk edebiyatının geleceği için düşünceleriniz nelerdir? Genç yazarları takip ediyor musunuz?

Genç değil “genç yazan” yazarlar var takip ettiğim. Mesela Barış Bıçakçı, Hakan Bıçakçı genç yazan yazarlardan. Yaşlarına rağmen damardan yazabilen yazarlar. Şairleri çok önemsiyorum. Bir sürü çok iyi kadın şair var, henüz onların haklarının verilmediğini düşünüyorum genç oldukları için. Çıkan her şeyi okuyorum hemen hemen. Bir tek kitapla çok iyi diyebileceğim bir yazar yok. Bir yol almaktır ya edebiyat, Barış gibi Hakan gibi altı yedi tane kitap yayımlamış insanlara daha çok güveniyorum. Ama hepsini okuyorum.

13

Edebiyat dünyasının, genç yazarları keşfetmek için bir çabasının olduğuna inanıyor musunuz? Yoksa “biz buralara kolay gelmedik, onlar da biraz sürünsün” anlayışında mı yazarlar, yayınevleri?

Bence o anlayışta değiller ama yayınevlerinin yapısı maalesef yurtdışındaki kadar büyük harcamalar yapmaya elverişli değil Türkiye’de. Ne yazık ki hala çok az kitap okunan/satılan bir ülkeyiz. Ancak büyükşehirlerdeki kitapçıları yaşatabilen bir kitap sektörümüz var. Onun için bir yayınevinde üç editör çalışıyor. Üç editörün, tahmin edersiniz ki, okuyabileceği kitap sayısı belli ve bunun içine kendi yayınevinin yayımlandığı deneyimli yazarların kitapları da dâhil. O yazarların kitaplarını okuyacak kalan zamanında kendine gelen dosyalar arasından seçecek. Gelen her dosyayı okumaya imkânları yok. Bunun için belki yurtdışındaki gibi profesyonel ajanslar kurulmalı. Ama şu an genç yaşlı diye ayırt ettiklerini düşünmüyorum, önlerine gelen dosyada yaş yazmıyor çünkü. Anlatım iyiyse devam ediyor okumaya değilse bırakıp öbürüne geçiyor. Bu hızlı bir süreç maalesef, sonuna kadar okumaya ne zamanları ne takatleri var.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

İçinizde yazar kumaşı, çocukluktan kalma bir yazarlık ve okuma hevesi yoksa yaratıcı yazarlık atölyesinden bir şey çıkmaz. Ama tüm bunlar varsa elbette ki yararlı. Tüm hayatınızı bankacı olarak geçirip ondan sonra “bu yazarlık da neymiş” deyip oraya giderseniz iyi bir okur

14

olabilirsiniz, yazar olamazsınız. Türkiye, üniversitede okuduğumuz alanlarda iş olanağı sağlayamadığı için bize, genelde bir sürü yazar olmak isteyen insan farklı bölümlerde okuyor. Çünkü edebiyat fakültesinde okuduğunuzda yazar olma garantiniz olmadığı gibi iş bulma imkânınız da olamayabiliyor. Onun için yazarlık atölyelerinin bu tür insanlara yararı olabileceğini, yol gösterebileceğini düşünüyorum.

“Çok satanlar”, “popüler edebiyat” kavramları sizin için ne ifade ediyor?

Hiçbir kitabın iyi ya da kötü olarak sınıflandırılacağını düşünmüyorum. Benim kitabım birisine göre iyi olabilir birisine göre kötü olabilir. Edebiyat şahsi bir şeydir. O eserle ilişki kurabildiğiniz sürece iyi ya da kötüyü bir tek insan söyleyebilir. Geri kalanların yargısı birtakım yapısal eleştiriler olabilir. Türkiye’deki eleştirmenlerin bile yazarlar kadar edebiyata hâkim olduğunu düşünmüyorum bu yüzden de onların eleştirilerini de dikkate almıyorum çoğunlukla. Bütün edebiyat türleri içerisinde popüler edebiyat çok çok önemli. Özellikle Türkiye gibi çok kısıtlı kitap satılan yerlerde önemli. Mesela Ayşe Kulin’in bir tek kitabı üç yüz bin satıyor ve yayınevi buradan elde ettiği karla satması mümkün olmayan ama yayımlanabilecek diğer kitapları basıyor. Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, maalesef Elif Şafak gibi yazarlar olmasa o yayınevleri gençleri, zor okunup satma ihtimali çok fazla olmayan belki de çok iyi eserlerini basma lüksüne sahip olamaz.

15

Orhan Pamuk ve Elif Şafak ile alıp veremediğiniz ne?

Orhan Pamuk’u sıkıcı buluyorum. Derinleşmediğini fakat kendini öyle gösterdiğini düşünüyorum. Elif Şafak’ın ise söylediği ya da yansıttığı duruş ile gerçekteki duruşunun birbirine uymamasıyla alıp veremediğim var. Çünkü edebiyatçı özellikle genç okur için güvenmesi gereken birisidir. Sözüne inanıyorsunuz edebiyatçının. Size bir şey yazıyor ve buna ikna oluyorsunuz. Fakat birden bire kredi kartı reklamına çıkıyor ben düne kadar Mevlevi’yim diyen bir yazar. Bunu yapamazsınız. Bize yıllarca bunları aşıladı ve onu örnek alan insanlar oldu. Mevlevi’yim diyorsan eğer ne kredi kartı reklamında oynayabilirsin, ne de eşinle Nil Karaibrahimgil’in klibinde. Bunları yaptığında ben sana istediğimi yazma hakkına sahip olurum.

Okumaktan en çok zevk aldığınız, yazarken etkilendiğinizi düşündüğünüz yazarlar var mı? Varsa kimler?

Var elbette. Dönemsel zevklerim oluyor ama çok beğendiğim klasik yazarlar da var tabi ki. Truman Capote, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş gibi yazarların bütün kitaplarını çok zevk alarak okuyorum. Yazarlık neredeyse Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü yüzünden benim aklıma girdi diyebilirim. Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi üzerimde çok büyük etkisi olan kitaplardan biridir. Orada bütün bir toplumun aslında tek bir gecede nasıl çözümlenebileceğini gösterir bizlere. Onun haricinde de yeni yazar keşfetmeyi çok seviyorum. Alice Munro’yu, Peter

16

Nadas’ı çok seviyorum ama bunlar çok klasik cevaplar. Hep okuyup bir sonraki kitabını beklediğim yazarlar da oluyor. Chico Buarque’yi çok seviyorum mesela fakat Portekizce yazdığı için ve İngilizce’ye bile iki kitabı çevrildiği için diğer kitaplarını okuyamıyorum. Fakat çok da iyi bir müzisyen olduğu için güvenebilirim diye düşünüyorum.

2014 Nobel Edebiyat Ödülü verilmeden önce Twitter hesabınızdan kazananın Patrick Modiano olabileceğini yazdınız. Herkes Murakami, Philip Roth, Milan Kundera gibi isimlere yoğunlaşmışken Modiano’yu tahmin etmenizdeki dayanaklarınız nelerdi?

On beş senedir edebiyat ajanlığı yapan birisi olarak haliyle edebiyat dünyasında bir sürü insanla tanışıyorsunuz. İsveç’te birçok yayıncı arkadaşım var ve ödül burada verildiğinden buradaki arkadaşların çeşitli duyumları ve öngörüleri oluyor. Bir yazarın ismi konuşulmaya başladıktan sonra o yıl Nobel almazsa aslında iki üç sene içinde alıyor. Bu isimlerin ne zaman konuşulmaya başlandığını duyuyorum, konuşmalarımızda anlıyorum. Elfriede Jelinek’i de kimse bilmezken yazmıştım, böyle bir kadın var Nobel’i alacak diye. O senede kazanmıştı. Bunları ne uyduruyorum ne de benim buluşum diyemem. Nobel Komitesi tek başına karar veriyor ama bu komitenin yakın dostları var onların çevresi var. Bu şekilde yayılıyor.

17

Nobel komitesine gelecek yıl için üç Türk yazar önerme hakkınız olsaydı, bu isimler kimler olurdu?

Hasan Ali Toptaş, Latife Tekin ve Yaşar Kemal’i önerirdim. Özellikle Yaşar Kemal, Türkiye’de belki de Nobel’i en çok hak eden yazar. Nobel tek bir kitaba verilmiyor, Nobel bir hayata veriliyor ve hayatını yazamaya, insanların özgürlüğüne, haklara harcayan yazarlara veriliyor. Ödülün veriliş amacında da insanı yüceltmek var. Baktığınızda Yaşar Kemal’in hayatı öyle geçmiş.

“Türkçe Alfabe” isminde bir roman üzerinizde çalışıyorsunuz. “biz burada iyiyiz” okurları ne zaman kavuşacaklar yeni romanlarına?

1 Nisan’da yayımlanacak. O yüzden endişeliyim, yazıyorum bir taraftan. (Gülüyor)

18