Bazı şeyleri unutmak istiyorum…
Şayet kimse yoksa…
Tesadüf basit bir hikayenin parçalarıdır. Sana böylesine bağlanmış bulunmam tamamen babamın aralığın sıkılgan bir akşamında satın aldığı portakallardan. Seni böylesine sevmişliğim bundandır sevgili küçük yalnızlığım,portakallardan…
Yoksa çok doğaldır kışın en güzel verdiği meyve olan tupturuncu portakallardan almak,çok doğaldır ölümün rengi olmak.Öyle ki bir adam karısının isteği üzerine insanın içine içine işleyen soğuğa karşın akşamın bir vaktinde açık manav var mı diye arşınlamaktadır caddeyi.Şu bizim tupturuncu portakallardan almak için.Ve bulmuştur da.Sağ olsun insanımız son dakika bir gelen olur da hemen kepenkleri indirmeyiverelimdendir.Her zaman vakit vardır bir çay içimliğe,ayaküstü sohbete,kavgaya,iki kilo elmaya,sevmeye,dudaklar aralanmadan gülmeye,güldürmeye…
Bir adam diyorum, küçük yalnızlığım, bir adam…Bu andan bir zaman önce henüz kar eritmemişken kendini asfaltlarda
sokak lambalarının aydınlığını kendine yol eden bir adam, aşağıdan yukarıya arşınlıyordu caddeyi.İki parmağının arasındaki duruşundan belliydi sigarası da en az kendi kadar efkarlıydı.Ağzından ansızın bir söz çıkmasın da yakıp kül etmesin her şeyi dercesine sigara dudağa değdi mi onu tutan işaret ile orta parmak dışındaki parmaklar ağzının dört yanını rehavetle sarardı…Toyluğundan gerçek bir adam olana kadar geçen sürede(bu başkalarınca gerçek bir adam olma tanımının kendine uygun olduğunu inkar edecekti)aile büyüklerinden ya da öyle kabul edilenlerinden gizli kaçıp kaçıp arkadaşlarla tenha köşelerde yine aile büyüklerince içilmesi uygun olmayan şeylerin içilmesi zevkini zihninde unutulamayan hatıralar arasına kazıyacaktı.Gün geçtikçe yüzünde yanık toprak kokusuyla beraber oluşan derin çizgilerin ilerleyen yaşından değil de çektiği sıkıntılardan kaynaklandığına yoracaktı.Sıkıntı ki geçmişte omuzlarına yüklenen sorumluluğu gelecekte de taşıyabilmenin verdiği ağırlıktı.Sıkıntı ki zamanının tanığı olmaktı.Bunu en iyi kan çanağına dönmüş gözleri anlatıyordu.Çoğu şeyin zor kazanıldığı bu yaşamda daima yaşadıklarıyla savaş halinde olabiliyordu insan.Yani acılar da acılaşıyordu gittikçe sevinçler de öyle.Her şeye rağmen herkesten çok yaşamı sahiplenerek ruhunun derinliklerinde çocukluğunun uçarı siluetini yaşattığını düşünüyordu.Mutlu oluyor ama yüzünde bunun ibaresini taşımıyor,kızıyor ama öfkesini gözlerinde biriktirmekle yetiniyordu yalnız.Düşüncelerinden sıyrıldığında caddenin sol tarafındaki bir manavın önünde durmuş olduğunu fark etti adam.Titreyen parmaklarının
arasında bitmek üzere olan sigarasından bir nefes çektikten sonra izmaritini ayağıyla üzerine bastırarak söndürdü.Manavın ön tarafına dizilmiş kasalardaki portakallara dokundu parmak uçlarıyla.Seçtiği portakalı burnuna götürdü,kokuyu içine derin derin çekti.Rüzgarda burnuna çalınan keskin bir deniz kokusuna benzediğini düşündü.Aldığı portakalı yerine bıraktı.O an gözleri ne zamandan beri kendisine baktığı hakkında fikri olmadığı dükkan sahibine kaydı.Dükkan sahibinin dudaklarının birbirine ne kadar da sıkıyla kilitlenmiş olduğunu düşündü kendisine hoşgeldiniz demesine karşın.Yüzü çiçek bozuğunu andırıyor şapkasının gölgesiyle yüzü daha bir gizemli duruyordu.Kahverengi uzun paltosunun cebinden çıkardığı eliyle işaret ederek portakallardan bir kilo tartmasını istedi.Dükkan sahibi kafasını sallayıp onayladığını belirterek poşete uzandı.Poşete uzanırkenki halinde bir sabırsızlık gözleniyordu.El alışkanlığıyla poşete portakalları doldurdu.tartının üzerine bıraktı.Kasadan bir portakal daha alarak poşete koydu adama uzattı.Adam poşeti kavradı para üstünü beklemeden caddenin ortasından başlayan karanlığa daldı elindeki portakallar ile.Ne düşündüğünü bilmeden yürüyordu.Yürüdükçe nefes alıp verişi hızlanıyor kalbinin baskı yapmasıyla sırtı iki büklüm oluyordu.Soludukça içinde büyük bir boşluğun belirdiğini hissediyordu.Evine giden merdivenleri zar zor tırmandıktan sonra kapıyı aralayıp içeri girdi.Elindeki portakalları sobanın yanına bıraktı,yavaşça karyolanın üzerine uzandı.Adamın gözleri şaşkınlık içindeki ev halkının
üzerinde korkuyla gezindi en son küçük kızının üzerinde takıldı.Sağ elini kalbinin üzerine götürdü…
Sevgili küçük yalnızlığım bunları yazarken zihnimde babama dair kazınan son sahne buydu.Babamı bir adam adında yazmamsa korkularımdandır.Şöyle ki babam bana içindekilerini ifade etmekten korkardı,hislerini belli etmezdi.Buna karşın benim haberim olmadan beni izlediği zamanlarda kendisine ne kadar benzediğimi düşündüğünü söylemişti bir zaman. Evlat babanın birebir olmasa da yansımasıydı babanın ruhunda zuhur eden her şey evladın davranışların da gözlenebiliyordu .Öylesine söylenmiş sözlerin bile inşası yapılmaya başlanıyordu o anda. En çok kızlar dinliyordu babalarını halbuki ve en çok babalar susuyordu kızlarına.Yara almadan bitmeyen hiçbir lakayt konuşma yok ki babaların olmasın.
Ve babaların evreninde olmak dünyanın küçük olduğunu düşünmeyi gerektirir.Dünya onun kirpiklerinin gölgesi düşmüş güven dolu gözlerinde,ağır yükler taşımış korunaklı kollarında,nefes alıp verirken usulca inip kalkan göğsündeydi.Sonra bir filmde izlemiştim: Kara,isli bir tren onları alıp uzaklara taşırdı dumanlar içinde,evinden çok uzaklara.Babalar trenlerle giderdi kış sabahları kilometrelerce öteye.Büsbütün akışına bıraktığım zamanın tanığı oldum görüyorum ama söyleyemiyorum der gibi çıkagelirlerdi aynı şekilde.O an oyuncu,hissettiğini yansıtmaya çalışması zormuş gibi yapar ,mimiklerini durağanlaştırır,boğazı kurumuş gibi davranır,öylece dururdu.Bir replikle anlatılırdı durum sonra:”Benim
çaresizliğim senin olmadığın zaman baba.Gitmek zorunda mıydın?”.Ama yine geriye kalan askıda giymekten tüylenmiş bir hırka,siyah deriden bir çift terlik,traş takımı ve aynalı konsolun üzerindeki fotoğrafta heybetiyle kollarını omuzlarınıza yerleştiren babanız yanında siz. Yani böyle olmuştu.Filmlerde olması gerektiği gibi.Oysa dış dünya çok acımasızdı ve kendi katı kurallarına göre oynuyordu.Kırılgan bir kız çocuğunun bunlarla yüzleşemeyecek kadar fazla sert gerçekleri vardı hayatın.Bir şeyler yapılması gerekir evvela kızının yanında olacak kadar uzun bir ömre sahip olmayabilirdi baba. Lakin sevgili küçük yalnızlığım şunu mutlaka öğreniyorsun:” birliktelikler hep aynıdır ayrılıklar ayrı.”