Şimdiye kadar yazılanları toparlama ihtiyacı doğdu; onun için okuyanların affına (İbnul Emin olsaydı afvine yazardı) sığınarak biraz uzun tutacağım.
Galatatçılık işi her ilim irfan işi gibi zordur; en başta dile dair bir iştir ve dil denilince ilk anlaşılması gereken yazma fiili değil konuşma dolayısıyla iletişmeye çalışma eylemidir. Dolayısıyla her zaman için eldeki yazılı malzeme yetersizdir. Konu Türkçe olunca daha bir böyledir. Macerasının peşine düşülmüş kelime bir bakarsınız şirketlerin bekleme salonu sehpalarına yığılan kıyı köşe sektör dergisinde karşınıza çıkar bir bakarsınız bilmem kaçıncı asırdan kalma avam için yazılmış popüler tasavvuf broşüründe...
Tekrar, konu Türkçe olunca araya bir de alfabe meselesi girer. Türkiye'de malzemesi dil olan bir iş yapan birisinin eski yazı (Osmanlıca) bilmesi onun için şarttır. Fakat yazın Kur'an kursunda sübhaneke duasını ezberleyince Arapça bildiği zannının oluşmasına denk şekilde eski yazıyı sökmeye başlayınca Türkçe denen nesneye vukufiyet kesbedildiği zehabı, bir galatatçı için büyük tuzaktır zira Türkçe kullandığı alfabe sayısı bakımından dünya dilleri arasında açık ara birincidir. Türkçe tarihsel evrimi boyunca ona
yakın farklı alfabe ile yazılmıştır; dünya dilleri içinde kullandığı alfabe sayısı üçü geçen dil yok gibidir.
Malzeme konusunda bu sıkıntıları yaşayan dilci, bakış açısı konusunda çok daha dikkatli olmak zorundadır. Çünkü bir taraftan aldığı geleneksel İslami kültürün sonucu olarak Arapçanın kutsallığına dinin dördüncü aslı şeklinde iman etmiş ve Türkçe her adlandırma denemesine peşinen burun kıvıran kitle, diğer taraftan İngilizce dışında bir dilde -mesela Arapça veya Latince!- bilim, sanat, kültür ve felsefe üretilmiş olabilme ihtimali dahi aklına gelmeyen (gerçeği itiraf edelim: wrap fancydir, dürüm cheap) bir gerçeklik arasında savrulmadan durabilmelidir. Yani dilci, Türkçe dövmeye meraklı Arapçacılar ile İngilizceciler arasındaki toz duman içerisinde hasta yavrusu Türkçenin üzerine titremek zorundadır. Fakat bu toz duman hortumundan kaçarken asla gölgesine tutulmayacağı yer yüz yıldır tepemize boran gibi yağan milliyetçi cehalet ve küstahlıktır. Türkçenin dünyanın en -ne demekse- matematiksel, en hızlı öğrenilen, en bilmem ne dili olduğunu iddia eden kişi ne dediğini bilmiyordur. Dilcinin nefis terbiyesinin bu zorlu aşamasındaki fitne, yine kendinden çıkmaktadır. Bir kelimenin kökünün ekinin Türkçe kök ve ek olması o kelimeyi Türkçe yapmak için ne gereklidir ne yeterlidir. 1930'lar Türkiyesinde devlet başkanının kişisel olarak dil meselelerine merak salması sonucu Türkçe tarihinin gördüğü en büyük facia ile yüz yüze gelmiş, büyük bir cehaletin sağladığı büyük bir özgüvenle Türkçe olduğu varsayılan bir takım kök ve eklerden rastgele bir şekilde kelimeler
uydurulmuş hatta yepyeni bir dil olmasa bile kelime dağarcığı yaratmaya çalışılmıştır. Eğer mesele bundan ibaret kalsaydı küçük bir kapris olarak görülebilirdi fakat olguya denk düşen en uygun sıfat barbarlıktır. 1930'lar ile başlayan ve ancak 1980'lerde sönümlenen bir başka boyut, dilden kelimelerin ve ifadelerin sökülüp atılması furyasıdır. Ne denmek istendiğini en iyi anlayacak olanlar, hayatlarında en az bir kere İngilizce bir hukuk, teknoloji, bilim veya felsefe metnini Türkçeye çevirmeye çalışmış olanlardır.
Can sıkıcı olan şey, tartışmanın hep kelimelerin dil kökenleri üzerinden yürümesidir. Oysa ki dil, bir kelimeler yığını değildir ve sözlük ezberleyerek dil öğrenilmez. Cümle denen şey de kelimelerin yan yana dizilmesi değildir. Ne mutlu o Türkçeye ki içinde onlarca dilden kelime vardır hatta kelime dağarcığının yaklaşık yarısı diğer dillerdendir. Türkçenin kelime dağarcığına eğilecek kişinin Arapça, Farsça, Yunanca, İtalyanca, bilhassa Venedik lehçesi ve Fransızcadan anlaması gerekir. Üstelik bazı diller ile Türkçenin alış-verişi zamana veya konuya yoğunlaşmış olabilir. Mesela balıkçılık ve tarım terimleri ezici çoğunlukla Yunanca kökenli Türkçe kelimelerdir veya Tanzimat öncesi Türkçenin söz varlığı içindeki Fransızca oranı oldukça düşükken bir buçuk asırlık bir zaman diliminde mersi veya pardon gibi kelimeler gündelik dile bile nüfuz etmiştir. Yine mesela 30 yıl öncesine kadar İngilizce alıntı kelimeler büyük ölçüde boks ve futbol ile (korner, nakavt vb.) sınırlı kalırken başta bilgisayar terminolojisi olmak
üzere giderek bütün hayata sirayet ediyor.
Böyle bir olgu var, tamam da "güzel Türkçemiz elden gidiyor" diye dövünülecek değil. İşte dilci nesli tükenmek dışında hiçbir dilin tarihte bir yere gidemediğini fakat sadece evrildiğini bilir. Eğer dövünülcekse ki dövünülmeli, Türkiyenin gerçekten yok olan dilleri var. Anadolu topraklarında artık Ladino veya Turyoyo konuşulmuyor. Eğer tedbir alınmazsa Çerkes dilleri, Rumca, Süryanice, Zazaca, Lazca da yeryüzünden silinecek.
Sadece evrildiğini bilir zira en başta şunu bilir: Dilbilim ile fizik arasında inceleme nesnesiyle ilişki bakımından pek bir fark yoktur. Her ikisi de yeni evrenler icad etmez; varolan evrenin kanunlarını tesbit eder. Dile kural dayatılmaz, ancak eldeki malzemeye bakılır ve tekil durumlar genellerek kural elde edilir.
Elbette doğru ve yanlış diye bir şey var, her zaman ayrım çizgisi net olmasa da. İşte galatat burada devreye girer. İlk yazıda da belirtildiği gibi galat kelimesi dil yanlışı olduğu kadar ve tam da bu yüzden aynı zamanda bir düşünüş, muhakeme, uslamlama yanlışıdır. Hatta her bilimsel faaliyette olduğu gibi belli paternler görüyor ve genellemelere varabiliyoruz; bir v/f galatından (şevkat vb.) veya bir â/ağ galatından (mağlum veya madur gibi) bahsedebiliyoruz.